Muhtarlıkları kapatmak mı?
Geçenlerde mahalle muhtarımızın bir buçuk yıllık muhtarlık çalışmalarını anlattığı geniş katılımlı bir oturum yaptık. Bu toplantının duyurusuna, muhtarlıkların kaldırılması girişiminden söz edilerek giriş yapılmıştı. Başarılı bir sunum yapılan bu etkinlik duyurusundaki böyle bir giriş üzerine, muhtarlar ve mahalleleri biraz yakından düşünmek istedim.
Muhtarlıkları yok etmek mahalleleri yok etmek anlamına gelecektir. Bu yok ediş yapıları, sokakları, parkları, işyerleri ve insanlarıyla bir yerleşimi ortadan kaldırmak biçiminde olmayacak tabii ki. Fakat muhtarlıkları kaldırmakla mahalleler topluluk özelliğini, iradelerini yitirecek. Yaşantılarını yakından ilgilendiren konularda taleplerini seslendirmek, takip etmek, yaşam çevreleriyle ilgili kararları nasıl değerlendirdiklerini bizzat kendileri yansıtmaktan mahrum kalacaklar. Yani adeta bir kimlik yitimi yaşanacak.
Oysa günümüzde insan hakları gibi hemşerilik haklarının varlığı da kabul ediliyor. Kent hakkı adıyla anılan bu haklar tanımlarda kalmıyor, kurallaştırılıyor, takip ediliyor. Bir kentte, her ne biçimde olursa olsun yaşayanlar, hemşeri kabul ediliyor ve oradaki olanaklardan yararlanmak, orasıyla ilgili kararlarda söz sahibi olmak hakkını elde etmiş sayılıyor.
Hukuk, “hak” kelimesinin çoğulu olarak “haklar”dan türemiş. Haklar dahil, toplumsal ilişkileri düzenlemek amacıyla konulan, maddi yaptırıma bağlanmış ve uyulması zorunlu kurallara hukuk demişiz. Özel bazı hakların varlığı nedeniyle hemşerilik hukuku da var. Aynı biçimde mahallelik hakları, komşuluk haklarının olduğunu, bunların da kendi hukukunu doğurduğunu söylemeliyim.
Nitekim hemşerilik ve komşuluk hukuku yasalarımızda düzenlenmiş. Bunlar genellikle yerel yönetime katılım, mülkiyet ilişkileri ile rahat kaçırıcı, huzur bozucu durumların giderilmesini, gerektiğinde yargı kararıyla yaptırımları kapsıyor. Ama benim üzerinde durmak istediğim bunların ötesinde mahalleli ve komşu hakları, yani mahalleli ve komşu hukuku.
Ortak mekanları, benzer koşulları paylaşmanın getirdiği karşılıklı anlayış, belli hakları yaratır. Paylaşılan mekanlardaki ilişki hukukun kaynağı nedir? Yazılı olmasa da yerleşik, tekrar edile edile alışılan pratik kurallardan. Toplumsallık bunu getirir. Yaşam bu hukuk aracılığıyla kolaylaşır, daha güvenilir, keyifli hale gelir. Kısacası yaşam kalitesi yükselir.
Uygar insanların birbirine, çevrelerine duydukları saygı gereği uyulacak davranış ilkeleri vardır elbette. Uygunsuz yer ve saatlerde gürültü yapmamak, eline geçen her atığı orta yere bırakmamak, otomobilini başkasının aracını engellemeyecek biçimde park etmek... gibi uygar insanların her yerde uymaları beklenenler.
Fakat bunlar komşuluk hukukunun kapsamını açıklamaya yetmez bence. Uygar olmanın gereklerinden öte bir kapsamı düşünmelidir. .Kapınızı çalan herhangi birini içeri buyur eder misiniz? Uygar biri olmanız bunu gerektirir mi? Hayır. Ama evinin anahtarını unuttuğu için kapıda kalan komşu çocuğunu yakınları gelinceye kadar evinizde konuk etmeniz beklenir. Birkaç gün geçmiyor ki camilerimizden bir mahallelimizin vefatı duyurulmasın. Bunların her birinde nezaketen taziyeye gitmeniz gerekli mi? Tabii ki hayır. Fakat 30 daireli 25 yıldır oturulan apartmanda bir dairedeki eşin ani vefatı üzerine başsağlığı dilemeye, on beş gün boyunca yalnız 4 komşu daire sakininin uğraması, komşuluk hukukuyla ne kadar uyuşur? Ya emanet etme tutumlarımız? Komşuluk ve mahallelik hukukunda, sizin olanın bir süreliğine başka birinin elinde sizin elinizdeymiş gibi korunacağını bilmek bence bu hukukun güzel bir yanıdır. Evcil hayvanınızı, çiçeklerinizi, kargodan size ulaştırılan gönderiyi kaygı duymadan yakın komşunuza, bir mahallelinize bırakabilmek hakkı insana kendini nasıl da iyi hissettirir.
Olsun varsın. Yine de bir uçta her bir komşunun her şeyini didik didik eden komşuluk ilişkileri, öteki uçta arada bir kısacık asansör yolculuğu karşılaşmalarında bile birbirini tanımazdan gelmek arasında bir yerlerde kalarak ilişki kurulabilmeli.
Bu konuda katılmadığım düşünce, önce bireyler arası ilişkilerde kişi haklarına saygı olmalı sonra komşuluk hakları konuşulsun fikridir. Önce herkes balkonlarından halı silkelememeye, izmarit fırlatmamaya, çöplerini vakitli vakitsiz kapı önlerine saçmamaya, tedbirsizce yemek kokularını bütün çevreye yaymamaya, çocuklarının gürültüsüne bir son vermeye alışmalı, sonra komşuluk gelsin demek, bana sorarsanız sorumluluktan uzak durmanınn bir yolu. Buna karşılık bu anlayış, samimiyetle sürdürülecek güler yüzlü bir yaşantının, değer yaratmayı uzaklara gitmeden yakın çevrede olası kılmanın yolu değildir.
Ahlaki değerler bir bütün ve tümü doğuştan edinilmiyor. Ahlakın aile, arkadaşlar, mahalle, alışveriş, okul, iş, geziler, tanışıklıklar gibi yaşam boyunca sürdürülen bin bir çeşit ilişkiden türetildiğine inanıyorum. Davranış ilkelerinin, “aile terbiyesi”, okul disiplini, “iyi” insanların arasında olmak gibi mecraların zorlamasıyla birer kalıp gibi yerleşip asla dönüşmeyeceği ne kadar gerçekçidir?
Yerleşmiş uygulamalara elbette gönüllüce katılmayanlar da çıkar. Ama rasgele adımlarla yürüyen bir grup insanla, yeterince süre geçer ve grupla yürüyüş kesilmezse adımların aynı ritme girdiği gözlenmiş bir gerçektir. Çünkü toplulukla uyum rahatlatıcıdır. Uyum varsa herkes yakın çevresinden ne beklenebileceğini rahatça tahmin edebilir. Karşılıklı güven, anlayış artar. Yaşam kalitesinin yükseltilmesi için cesaretle yeni uygulamalara girişilebilir. Komşulukta da böyle olabilir.
Mahalleli ve komşuluk hakları için mahallelerimizde birer kampanya başlatmak çok mu zor? Bu haklarımızı birlikte konuşarak ağır ağır tanımlasak, bir bir duyursak, mahallemizde bu haklara dair gözlem ve değerlendirmeleri muhtarlıklarımız, semt derneklerimiz aracılığıyla yayımlasak. Belki bu yolla bir ilki başlatırız. Olur a, anlamak istemeyenlere muhtarlıkları kapatmanın yersizliğini de gösteririz.