Bu fotoğraf 1970 yazından. O vakitler yazları, 3 ay kadar ninenim köyünde olurdum. Karede yanımdaki benim gibi yazlarının büyük bölümünü orada geçiren kuzenlerimden biri. Biz değirmende öğütülecek ürün için sıra beklerken ferahlasın diye semeri çıkarılmış Karakaçan, sabahın çiğ tutmuş yeşilliğinde sabırlı, taze yeşillikte keyif çatıyor.
Bakıyorum da bugün doğaya dönük algımda, dinginlikte güzellik bulmamda, sabrı önemsememde, telaşsız günlük planı sevmemde, o beş altı yaz yaşadıklarımın izi hiç silinmemiş. Bir şeyler değişmiş bende, ama yılar geçmiş hiç fark etmemişim.
O günlerde, un değirmenine, tarlaya, bahçeye, dereye, su bendine yürüyerek, ağır yük olursa hayvan eşliğinde gidilirdi. Teptiğim o yollarda gözüm ister istemez ufka dalar, doğaya takılırdı. Önümde uzanıp giden geniş otlak, çalılık, koruluk ve yer yer yosun tutmuş kayalıklar, üzerinde iş yapılan, ekilen biçilen geniş alanları sarmalardı. Sanki kendi kendine sürüp giden o yaban hayat, ekilmiş, işlenen alanların resmedildiği bir tablonun çerçevesi idi. Toprak, o tablonun üzerine boyandığı tuvaldi . Altına serili toprak ise, resmin başrolündeydi.
Böylesine içinde ve üzerinde can taşıyan toprağa sıcak toprak demek gelir oldu içimden. Sıcak, çünkü toprak, hem yüzeyinde hem derininde, zengin bir besin ağıyla envai türlü yaşamı destekler. Bu canlılık, bitkiye, hayvana, türlü türlü canlıya yer edineceği bir ortam sağlamakla kalmaz, suyla taşınan besini sunar onlara. İşte bu harıl harıl çalışma ısıtır onu. Durmadan işleyen hali Toprağı benim gözümde sıcak kılar.
Tabii hafriyat kamyonlarına yüklü, ya da bir poşetin içinde oradan oraya götürdüğümüz toprak için değil bu dediğim. Sıcak toprak, doğanın yerleşik ama devingen seyirlik sunan yegane hali gibidir. Rüzgar kaldırıp üstündeki katı taşımadıkça her şeyiyle yerinde kalır. Fakat çehresi biteviye değişir toprağın. Mevsimine ve ekim dikim faaliyetine bağlı görüntüleriyle bir çok tabloyu sergiler durur. Çıplak göze armağandır bu tablolar. Bir de toprağa değil, dağlara bakın. Koca kütleleriyle dağ olma adına ancak uzaktan izlenen varlıklardır onlar. Ya denizler? Dalgalanmaları dışında, denizler asıl güzellikleri şal gibi örter bence. Ancak dar sürelerde bir dolu donanımla içine dalmanız gerekir ki iyi görebilesiniz. Denizlerin büyülü yanı uçsuz bucaksız olduğu algısını yaratmasındadır. Toprağın yeryüzünde kapladığının iki katından fazla bölümünü örttükleri için, denizlerin seyirlik yanı o görkemli büyüklükleridir. Oysa çepçevre doğasına can veren sıcak toprak öyle mi? Cömertçe nice manzarayı, içinde yaşanan onca canlının serüvenin gösterisini sunar.
.
Sıcak toprak üzerinde çalışılacak olduğunda işbirliğini zorlar. Çalışmayı beraberce yapmak doğal gelir. Neden böyledir bu? Zamanla yarışılırken tek tek insanların gücü işi vaktinde bitirmeye yetmez. Tohum atmanın, fide üretmenin, ağaç ya da bağ budamanın, ekini biçip kaldırmanın bir takvimi vardır. Yirmi yirmibeş günlük sürelerde, işlenecek alanların işi, her kısmında ikişer üçer günlük takım gayretiyle bitirilir. Sonra o aynı takım bir diğer bölüme geçer. İmece dediğimiz, ücretli emek olmadan toprakla uğraşmanın zorladığı toplumsal pratiktir. Makineleşme dahi bunu değiştirmemiştir. Makine de toprakta işbirliğini, organize çalışmayı gerektirir.
Sıcak toprakta yapılan iş, denizde balıkçılığa benzer. Yüz yüze olunur, bol bol karşı karşıya gelir insanlar. Örülmüş çalılardan çitlemeyi, bel yüksekliğinde dizili taş yığını ya da toprak üzerinde boydan boya çizgi gibi çekilmiş yükseltileri saymazsanız sıcak toprak üzerinde sınırlar yüz yüze gelmeye engel değildir. Sıcak toprak, denizdeki balıkçılar gibi buluşturucudur. Onca türkü, tekerleme, halk oyunu, masal nereden türemiş sanırsınız ki? Burçak tarlasında gelin olmak zor gelir, Erkilet güzeli bağları bozar, pamuğu dize, sürmeyi göze çeken kızlar yürek yakar. Gün boyu çalışırken konu komşu birbirini görür, istendiğinde bir koşu gidip yüke “el atılır”, karşılıklı ikramlar, ödünç vermeler, laflama sürer gider. Bana sorarsanız bu, toprağın sıcaklığının insanlara yansıyan yüzüdür.
Ama kentlerde? Ayrılmış dairelerimizde içine kapanmış yaşamamız yetmezmiş gibi, “home ofis” çalışma gitgide yayılıyor. Bazılarımız bunu dünyayı kavurup geçen salgına (pandemiye) bağlasa da, ben bunun tamamen öyle olduğuna inanmıyorum. Kentlerde yüz yüze olmanın gerekleri azalıyor da, o nedenle kendi başımıza kalmayı, özgür olduk zannıyla benimsiyoruz. Halbuki gerçekte, kimseyle ilişkiye girmeden başına buyruk olmakla değil; kendini tanımak, sınırlarını bilmek, sorumluluk almayı ve anlık dürtülere karşı durmakla özgür oluruz(*).
Apartmanlarda yaşıyoruz. Apartman sözcüğü, İtalyanca ayrılmış, bölünmüş anlamında bir kökten türermiş appartamento kelimesinden gelirmiş. Her yan asfalt ve beton olunca, toprak, hele sıcak topraktan uzak, insanlarla çalıştıkları işleri üzerinde ilişki kurmaktan kopmuş haldeyiz. Uzmanlar bunu pek sağlıklı bulmaz. İşyerlerinde bu kopmuşluğun olumsuzlukları anlaşılmaya başladıktan sonra, yer yer değişiklikler yapılır oldu. Kapalı ofislerin yerine her çalışanın birbirini görebildiği açık ofisler yaygınlaşıyor.
Alıntı : https://www.plantdergisi.com/yazi-gunumuzde-topluluk-bahcelerin-onemi-ve-uygulamasina-yonelik-gelistirilen-bazi-oneriler-448.html
Evet, bu temsili bir durumdur. Yani kent bostanında bitkisel gıdayı topraktan edinme ihtiyacının her türlüsü, bütün gerçekliğiyle yaşanamaz. Doğrudur, ama o yaşatılan mütevazı benzerlikle sağlıklı ürünü tanımak olanağı doğar. Bu, uzaklardan başkasının elinden kargoyla yollanan, pazardaki tezgahının üzerinden, kaldırım kenarında park etmiş kamyonetinin arkasından filan değil, doğrudan doğruya tüketicinin yani kendimizin üretiminden gelenin temsil edilimesidir.
Yalnızca sağlıklı gıdayı hedeflemenin ötesinde bir değerdir bu. Küçük bir toprak parçasında varlığını sizin emeğinize borçlu büyüyen canlılar olduğunu bilmek ayrı bir keyiftir. Bir parmak boyundaki fidelerin, beton bloklar arasında boy atmasını, tomurcuklanmasını, çiçeğe, meyveye, hatta yaşam döngüsünü çevirecek tohuma dönmesini adım adım izlemenin heyecanı bir başkadır.
Toprağı yormadan, bir dolu cana hayat veren varlığını tüketmeden organik yolla yetiştiricilik doğa ile dostluğu tanımaya yarar. Kardeş bitkilerin, beslenmemize yararlı böceklerin olduğunu bilmek için kent içinde bostanlar yaratmak dünyada gitgide daha çok benimseniyor(+).
Bedenini tatlı tatlı yorarken toprağı beslediğini, onun sıcaklığının yarınlara daha da güçlenmiş devam edeceğini bilmek bence insanın kendini var etmesi anlamına geliyor.
Kent bostanında gönüllülük öğreticidir. Tıpkı elli küsur yıl önce yazları yaşadıklarımın sonradan ayırdına vardığım izlerinde olduğu gibi. Fark etmeden sebat etmeyi, deneme yapmaktan yılmamayı öğreten, küçük hünerleri edinmeyi sağlayan fırsatları kaçırmamalı. Ne iyi ki mahalle, semt bostanları var. Tam da toprağın sıcak yerleri biz komşuları bekliyor.
(+) https://www.plantdergisi.com/yazi-gunumuzde-topluluk-bahcelerin-onemi-ve-uygulamasina-yonelik-gelistirilen-bazi-oneriler-448.html

