3 Mart 2026 Salı

Ö.LÜ OLMAK YA DA OLMAMAK

Geçenlerde bir gazete manşeti gözüme çarptı: “Örgütlü olduk kazandık.” yazıyordu.  Haber, büyük bir süpermarket zincirinin günlerdir çeşitli illerde  direnen depo çalışanları hakkındaydı.  Birlikte davranmakla hem taşeron yerine kuruluşun kadrolu işçileri olmayı sağlamış, hem talep ettikleri ücret zammını almışlardı.  Üstelik direniş esnasında ilişiği kesilen arkadaşlarından isteyenlere işlerine geri  dönme hakkı tanınmıştı. Direnişlerinin örgütlü olması dikkati çekmiş, direnenlere verilen destek   onları yalnız bırakmamıştı. Açklamayı depo işçilerinin örgütlendiği sendika yapıyor, önceden sendikalı olmamış ama örgütlenmenin sonucunu gören çalışanların, artık sendika üyesi yani örgütlü olmayı  arzu ettiklerinin altını çiziliyordu.

Haber ve devamında gelen açıklamalar, örgütlü olmak ile olmamak arasında dağlar kadar  fark yaratılabileceğini bana anımsattı anımsatmaya da, bu farkı yaratmak öyle  kolay mıydı?


İnsanların belki de en önemli toplumsal davranışı örgütlü olabilmeleri. Haberdeki işçiler bir yana, insanlar örgütlendikleri için muazzam yapılar inşa edebilmiş, kalabalık topluluklarda huzurlu yaşabilmiş, dev ordular oluşturup mücadelelere girmişlerdir.

Örgütleri var eden nedir? Ortak hayaller mi? Yalnızca ortak hayallerle olsa, konut kooperatiflerinin büyük çoğunluğu başarır, birkaç yıl sonunda ortaklarına mütevazı evlerini teslim eden örgütlenmelerin ardından,  her yıl peş peşe onbinlerce yeni kooperatif gelirdi. Peki hayaller değilse, vazgeçilemeyen ortak ihtiyaçlarla örgütlenilir mi? Bir başına ihtiyaçların ortak olmasıyla örgüt olunabilse, sağlıklı ve ekonomik gıda için her yerde tüketicilerin organize olmuş güçlü çıkışlarına tanık olurduk. Oysa bunu pek görmüyoruz.

Haydi konut ve gıda işinde örgütlenme kişilerin olanakları ya da fırsatlarla ilgilidir,  bunlar nadiren örgütlenmeye götürecek düzeyde olur diyelim. Pekiyi, ya erişilebilir ortak imkanlar, kaynaklar olsa, bunlar örgütleri var etmeye yeter mi? O da yetmiyor, inanın. Aralarında anlaşarak örgütlenmedikleri için, sahip oldukları ortak arazilerinden ya da paylaştıkları mal varlıklarından hep birlikte yararlanacakları çözümlere erişememiş, erişince de büyük zaman kaybetmiş yüzlerce örnek var.

Paylaşılan ihtiyaçları, hayalleri ve imkanları örgütlenmeye çevirmek için başka şeylerde de ortaklaşma olmalıdır. Bunlar yoksa, yalnız hayaller yahut ihtiyaçlar benzer diye örgütlü olunmaz, örgüt kurulsa bile sürdürülemez.

Örgütlenmek mi istiyoruz? Amaçlarda ortaklıktan başka nitelikleri de kazanmış olmalıyız.

Haydi gelin örgütlenmede olmazsa olmazlar arasından özellikle üçüne eğilelim: liderlik, yol-yordamda anlaşmış olma ve kesintisiz heves. Üçüne ne gerek, bunlar birbirini yaratır, biri  olsun diğerleri otomatikman gelir diye düşünenlere katılmam. Yani liderlik varsa, hem yol-yordam yerleşir hem de herkes yeterince hevesli olur sanmak bana sorarsanız yanılgıdır. Aynı biçimde bir tek heves olsun, gerisi gelir diye işe koyulmakla da yol alınamaz. Tek başına kalıyorsa yalnızlık bunların hangisi için olursa olsun, örgütlere olumsuzluk kolaylıkla sızabilir. Önlem nedir? Üçünün bir arada var olması.

Liderlik, başkalarından evvel fark edilen hedefe ya da çıkış yoluna, başkalarının ikna edilip birlikte yürünmeye değeceğini gösterme işidir. Liderliği elinde büyülü değnekle bir dokunuşta her şeyi değiştirecek, yerleşik zihniyeti dönüştürüverecek sıradışı bir güç olarak düşünmemeliyiz. Böyle kabullenmek, toplumu, her  girişim ihtiyacı oluştuğunda, her sıkışık durumda kurtarıcı lider bekleyen, değilse gününü kurtarmaya çalışan bir  insan topluluğuna çevirir.  Bunun daha kötüsü de var. “Lider olmazsa örgütlenemeyiz” diye otoriter doğasıyla astığı astık kestiği kestik bir kişiliğin peşinden ayrılmayan sürü tipinde bir örgüt de olunabilir. Oysa özgür akıllarla her topluluğun içinde hayalleri ile yeni yönler tanımlayabilen, bu yönleri denemeye can atan kişiler çıkabilir.  Bu kimseler, bildikleri ve yaratıcılıkları ile  yenilikçi topluluk üyeleridir. Yenilikçilerin önerdiğini önce anlayıp sonra sorgulamak ve olumlu karşılanan seçenekleri topluluk onayı için desteklemek liderliğe can verir. Böylece örgütlenmenin bir gereği yerine gelir.


Yol-yordam dediğimde, örgütü çok uzun bir yolculuk diye ele alırım. Bu yolculukta yol neye karşılık gelmektedir? Yol, güzergahta coğrafi olarak katedilen araları ve durakları kapsar. Örgüt bu süreçte bazen bir yerden ötekine geçer, bazen olduğu yerde duraklar. Yordama gelince, o da bu yolculukta izlenecek usul ve kurallardır. Bunlara örnek olarak yolculuk esnasındaki güzergahın harita üzerinde ve yol tabelaları aracılığıyla takibini, arıza durumlarında yapılacakları, sürücülerin kimler olacağını, prensip olarak sürüş hızını, araçtaki oturma düzenini verebilirim.  Örgüt, kendine özgü kurallarla can bulur. Örgütte yol-yordam ortaklığı da, hayal ortaklığı kadar önem taşır. Ortak hayalleri olanların benimsedikleri yol çoğunlukla aynı değildir.  Çünkü kişisel yetiler, kabuller,  özgül deneyimler vardır. Bunlar  insanları çıkışı farklı yollar üzerinden aramaya zorlar.

Her örgütte organize olup yapılan asgari bir iş vardır. Yol-yordamın hayattaki gerçek karşılığı, işte örgütün bu örgütsel işlerindedir. Bunlarda ortaklık olmadan, yani işbölümünde anlaşıp işleri paylaşmadan yol-yordam tutarlığı sağlanabilir mi?

Örgütte birinin yaptığı diğerinin işini kolaylaştıracak, belirli bir kalite tutturulacak, ayrıca parçalar birbirini tamamlayacaktır. Yol-yordamın, işbölümünün devamlılığını sağlayacak olan ise örgütlenmeyle yaşatılan o hevestir

Gelelim hevese. O, örgütle bağlı kalmanın duygusal yanıdır. Özellikle gönüllü bir örgütte yer almayı, kişisel yarar ihtiyacını gidermek değil, aidiyet ve doyum almak sağlar kanısındayım. Ait olduğunu duyumsamak örgütte kendisinden bir şeyler bulmaktır. “ Bu küçücük apartman dairesini derneğe kiralayacağız diye ekip olarak az mı çile çektik?”  diyenlerin gözünde o dernek kendilerinden bir parçadır.  Derneğin mekanı, o küçük dairede keyfin istediği her an bulunabiliyor olmak onları hevesli tutar. Ya doyum? İç dünyalarımızda eksikliği duyumsanan şeylerde, o ihtiyaç açığının kapatılışıdır doyum. İnsanların duygusal ihtiyaç sıralamasında aidiyet arzusunun doyurulması yer alır. Ama yalnız o mu? İnsanlar  sıradaki diğer ihtiyaçlarda da doyum arar. Beğenilmek, takdir edilmek ve varlığının değer yarattığını anlamak, kendisini anlamlı bulmak başlıca doyum aranan konular olarak sıralanır. Bu yüzden  bazen söyleniveren “Bu örgütte kimse vazgeçilmez değildir.” lafında kanımca dikkatli olmak, bu bildirimi  “hizaya girilsin” diye olur olmaz  kullanmamak gerekir.  Ancak, zorunlu hallerde, yeri ve zamanı gelince...

Örgütlü olmak ya da olmamak konusunda, birbirine etki eden, ama farklı yönlere işaret eden gereklere bakmayı öneriyorum. Bunlar bir arada yerine getirilmeden örgütlü olmak güç iştir. Ortak amaçla yola çıkılsa dahi, sağlıklı bir liderlik işlevinin, usuller ve kurallarda oydaşmanın, bir heves ortamı yaratma sürecinin yan yana bulunması örgütlü olmanın başta gelen etmenleridir. Ya bir örgüt var sanıp gerçekte örgütlü olmamak? Onu sağlamanın yolları ise öyle çok ki.

(*) Örgütlü olmak ya da olmamak biçimindeki başlığın örgütlü sözcüğü yerine kısaltmaya bilinerek yer verilmiştir








5 Şubat 2026 Perşembe

SÜREÇ İLE SONUÇ


Lisede seçmeli dersler arasında bir vakitler psikoloji bile vardı. Bir anda seçmiş bulundum. Kazara oldu diyebilirim. Fakat iyi ki seçmişim. Şimdi notlarını tuttuğum deftere bakıyorum, bu yaşımda, o el yazmalarımdan kopya çekip şuna buna pek bilirmiş gibi tafra yapabildiğim bile oluyor.


O havasını attıklarımdan biri mutlu olmak fikridir. Öğretmenimden ilk kez duymuştum : ”Mutluluk hedefe varmak değil, o yolda yolcu olmaktır.”. O günden sonra yollar ile varılmak istenen yerlerin bağlantısı dikkatimi çeker olmuştu. Yıllar geçti. Bir gün Talat Halman ile yapılan söyleşinin kitabı Aklın Yolu Bindir’i(#) okuyunca, sonuca giderken katedilen sürecin belki de sonuçtan daha değerli olabileceğini iyiden iyiye ve sevinerek sezdim. Çünkü aklın yolu bin ise, yollar arasından  birini seçmek hüner gerektiren değerli bir iş görünmeye başladı bana.

Çoğumuzun hayali sonuçlara dairdir. Çünkü hayal bir dizi görüntü ve onun yaratacağı duyuşun tadıyla var olur. Zaten vizyon  kelimesi Latin dillerinde ‘görmek’ eylemiyle ilişkilidir. Bir seyahatin hayalini  kursanız, o yolculuk esnasındaki yaşantı manzaraları ile yetinirsiniz. Vizyonunuzda onlar vardır. Oysa o hayalin işaret ettiği sonuca sizi götürecek serüven dolu, belki yıllarınıza bedel olacak bir süreç  söz konusudur.


Ama durun bir dakika : Süreç yalnızca geçecek süreyi, sonucun yıllar alabileceğini anlatmaz.  Süreç saatin biteviye tiktakları, takvimde etrafı birer birer daireyle çevrilecek günler değildir. Daha fazlası vardır. Elinizden istenmeden kayıp gidene “Süreç içinde döner.” derseniz “Hele bir zaman geçsin,  gelir.”  demek istiyor olabilirsiniz. Ola ki, zamanın görüşleri değiştireceğine  güvenirsiniz. Süreç, size göre, takvimde ilerlemekten ibarettir yani. Günler geçecek, kafaya “dank” eden o an gelecektir.  Ama başka türlü de düşünüyor olabilirsiniz. Yani  “Bir şeyler yapılırsa işler farklı seyredebilir. Böylece kayıp gideni yeniden kazanmak mümkün olur.” diye akıl yürütebilirsiniz. Bu ikinci durumda, süreci, zamanın geçişinden öte,  yönetilecek, dikkatle ve sırası geldiğinde seçilecek adımlardan, karşılaşılan aksaklıkların giderilişinden oluşur görüyorsunuzdur.  Derin yaraların iyileşme süreci, yalnız takvimin geçişini değil, ciddi bir tedaviyi de içerebilir.


Süreç, yol ve yordamı kapsar. Yani hem gidilecek güzergahı; hem de aracı, nelerde mola verileceğini, sürücülerin nasıl görev alacağını, menzile doğru ilerledikçe yol hakkında bilgi alınacak noktalar gibi işin usul yanını ortaya koyar. Usul, basitçe biçimsellikle anlatılamaz.  Usulde  bir anlam da saklı olabilir. Süreç dediğim, özü ihmal edip sırf biçime odaklanmaktan başkadır.

Son yıllarda hukuk ile fazlaca haşır neşir olduk. Bu arada önemli bir şeyi öğrendik. Meğer usule esastan önce bakılırmış. Atılan adımlar, izlenen sıra, olayların ilişkisinin kuruluşu, özünde neyin iddia edildiğini, neyin savunulabilir olduğunu, yani sonucu geçerli ya da geçersiz kılarmış. Uygun olmayan usul ile ulaşılmak istenen esasa varılamazmış. Elinize baltayı alıp yeni kurşun kaleminizi açabilirsiniz, ama bu, her durumda ve herkes için ne kadar geçerlidir? Hafif nemli yıkanmış tül perdeyi asarak ütülenmiş gibi kırışıksız yapabilirsiniz. Ya bu usulü pantalonunuzda denemeye kalkarsanız?

 

“Sonuca hizmet etmeyen süreçteki her adım çöptür. Aman o adımı atmayalım.” diye düşünenler çoktur. Süreç, İşe yarar olmak için mutlaka dolaysız ya da dolaylı olarak sonucu sağlamalı, sonucun bir parçasını meydana getirmeli, en azından murat edilene hızla ya da daha ucuza erişmeyi desteklemelidir. Bunun aksine sonuçla çelişik, yolun sonunda onu yok edecek adımlara muhakkak surette izin vermemelidir. Örneğin demokrasiye, demokratik olmayan uygulamaları her geçen gün artırarak ulaşılamaz kanısındayım.

Süreçler esnasında ilginç durumlarla karşılaşılabilir. Örneğin süreç içinde ilerlerken, sonuçla bağlantısı olmasa da becerilerde gelişim sağlayacak, gelecek uygulamalarda yenilik getirecek  fırsatlar çıkabilir. Hazır bu olanağı yakalamışken, sonuca hizmet etmeyecek diye denemeyi bir kıyıya bırakmak akıllıca olmayacaktır. “Şimdi gelişme düşünmenin sırası değil. Sonuca giden en kısa yolu izleyelim.” demeden önce ne kazanılacağını hesaba katmak gerekir.  Belki de benzer bir fırsat için uzun süre beklenecektir.

Sonuç, önlenmesi mümkün olmayacak kadar zarar görecekse o başka. Ama çoğu durumda, süreçte bir iki sapmayla aynı sonucu sağlayacak adımlar atılabilir ve süreç bir anda kazanılacak yan sonuçlarla daha yararlı kılınabilir. Böyle ortaya çıkmış icatlar vardır. Teflon onlardan biri. Soğutucu gaz için yapılan deneylerde bir tüpteki gazın beklenmedik şekilde katı bir maddeye dönüştüğü gözlenince yapışmazlık ve yüksek direnç özellikleriyle işe yarar bir icada dönüşmüştür(*).

Ben mi yanılıyorum, sanki konuşmalarımızda sonuçlara süreçlerden daha çok yer veriyoruz. Resim kursuna başladığı bildirene, “Haydi bakalım senin de sergine geliriz.” diye cesaret vermeyi tercih eder; söyleşirken kursa, eğiticilere, zorluklarına, nasıl ve ne kadar yol alındığına pek yer vermeyiz. İletişimde önce sonucu tanımaya, belirlemeye uğraşmak elbette anlamlıdır.  Öncesine evet. Ya sonrası ? “Kervan yolda düzülür. Başladık ya, sonu gelir.”, “Orası mı? Allah kerim.”, “İlgilenecek nasılsa bulunur.”  ile sonu çıka çıka hüsran olan nice iyi niyetli başlangıç bilirim. İyisi mi sonuç süreçten daha önemlidir demeden, yeterli en ve boyda, sıkı gözenekli bir tercih eleme süzgeci kullanalım. Bununla da yetinmeyelim. Önümüzde anbean yönetilecek, gerektiğinde bir iki geri adımla çok daha ileri gidilecek, başkalarıyla da yürünmeyi gerektirecek, olası risklerine önlem geliştirilecek, yenilik fırsatları çıktı mı ele alınıp geliştirmeleri yabana atılmayacak bir yolculuğa çıktığımızı bilelim.

Fotoğraf kaynağı : https://www.anotherworldadventures.com/a-voyage-to-sail-cape-horn-in-2024/

Not : Yazının ilk halindeki düzeltme önerileri için Cem Kayalıgil’e teşekkür ederim.


(#) Cahide Birgül (Söyleşi), Aklın Yolu Bindir “Talat S. Halman kitabı”, İş Bankası Kültür Yayınları, 2003
(*) https://tetkik.com.tr/2025/08/03/teflonun-sasirtici-hikayesi/

5 Ocak 2026 Pazartesi

 Muhtarlıkları kapatmak mı?


Geçenlerde mahalle muhtarımızın bir buçuk yıllık muhtarlık çalışmalarını anlattığı geniş katılımlı bir oturum yaptık. Bu toplantının duyurusuna, muhtarlıkların kaldırılması girişiminden söz edilerek giriş yapılmıştı. Başarılı bir sunum yapılan bu etkinlik duyurusundaki böyle bir giriş üzerine, muhtarlar ve mahalleleri biraz yakından düşünmek istedim.

Muhtarlıkları yok etmek mahalleleri yok etmek anlamına gelecektir. Bu yok ediş yapıları, sokakları, parkları, işyerleri ve insanlarıyla bir yerleşimi ortadan kaldırmak biçiminde olmayacak tabii ki. Fakat muhtarlıkları kaldırmakla mahalleler topluluk özelliğini, iradelerini yitirecek. Yaşantılarını yakından ilgilendiren konularda taleplerini seslendirmek, takip etmek, yaşam çevreleriyle ilgili kararları nasıl değerlendirdiklerini bizzat kendileri yansıtmaktan mahrum kalacaklar. Yani adeta bir kimlik yitimi yaşanacak.

Oysa günümüzde insan hakları gibi hemşerilik haklarının varlığı da kabul ediliyor. Kent hakkı adıyla anılan bu haklar tanımlarda kalmıyor, kurallaştırılıyor, takip ediliyor. Bir kentte, her ne biçimde olursa olsun yaşayanlar, hemşeri kabul ediliyor ve oradaki olanaklardan yararlanmak, orasıyla ilgili kararlarda söz sahibi olmak hakkını elde etmiş sayılıyor.


Hukuk, “hak” kelimesinin çoğulu olarak “haklar”dan türemiş.  Haklar dahil, toplumsal ilişkileri düzenlemek amacıyla konulan, maddi yaptırıma bağlanmış  ve uyulması zorunlu kurallara hukuk demişiz. Özel bazı hakların varlığı nedeniyle hemşerilik hukuku da var. Aynı biçimde mahallelik hakları, komşuluk haklarının olduğunu, bunların da kendi hukukunu doğurduğunu söylemeliyim.

Nitekim hemşerilik ve komşuluk hukuku yasalarımızda düzenlenmiş. Bunlar genellikle yerel yönetime katılım, mülkiyet ilişkileri ile rahat kaçırıcı, huzur bozucu durumların giderilmesini, gerektiğinde yargı kararıyla yaptırımları kapsıyor. Ama benim üzerinde durmak istediğim bunların ötesinde mahalleli ve komşu hakları, yani mahalleli ve komşu hukuku.


Ortak mekanları, benzer koşulları paylaşmanın  getirdiği karşılıklı anlayış, belli hakları yaratır.  Paylaşılan mekanlardaki ilişki hukukun kaynağı nedir? Yazılı olmasa da  yerleşik, tekrar edile edile alışılan pratik kurallardan. Toplumsallık bunu getirir. Yaşam  bu hukuk aracılığıyla kolaylaşır,  daha güvenilir, keyifli hale gelir. Kısacası yaşam kalitesi yükselir.


Uygar insanların birbirine, çevrelerine duydukları saygı gereği uyulacak davranış ilkeleri vardır elbette. Uygunsuz yer ve saatlerde gürültü yapmamak, eline geçen her atığı orta yere bırakmamak, otomobilini başkasının aracını engellemeyecek biçimde park etmek... gibi uygar insanların her yerde uymaları beklenenler.

Fakat bunlar  komşuluk hukukunun kapsamını açıklamaya yetmez bence. Uygar olmanın gereklerinden öte bir kapsamı düşünmelidir. .Kapınızı çalan herhangi birini içeri buyur eder misiniz?  Uygar biri olmanız bunu gerektirir mi? Hayır. Ama evinin anahtarını unuttuğu için kapıda kalan komşu çocuğunu yakınları gelinceye kadar evinizde konuk etmeniz beklenir.   Birkaç gün geçmiyor ki camilerimizden bir mahallelimizin vefatı duyurulmasın. Bunların her birinde nezaketen taziyeye gitmeniz gerekli mi? Tabii ki hayır. Fakat  30 daireli 25 yıldır oturulan apartmanda bir dairedeki eşin ani vefatı üzerine başsağlığı dilemeye, on beş gün boyunca yalnız 4 komşu daire sakininin uğraması, komşuluk hukukuyla ne kadar uyuşur? Ya emanet etme tutumlarımız? Komşuluk ve mahallelik hukukunda, sizin olanın bir süreliğine başka birinin elinde sizin elinizdeymiş gibi korunacağını bilmek bence bu hukukun güzel bir yanıdır. Evcil hayvanınızı, çiçeklerinizi, kargodan size ulaştırılan gönderiyi kaygı duymadan yakın komşunuza, bir mahallelinize  bırakabilmek hakkı insana kendini nasıl da iyi hissettirir.  

.   

Elbette üzerinden neredeyse yarım yüzyıl geçtikten sonra  80’lerin sevilen dizisi Perihan Abla’daki gibi birbirine yapışık mahallelik, sımsıkı bir komşuluk hukuku beklemek artık doğru değil. Çünkü pompalanan tüketim, daralan vakitler ve çeşitlenen kendini ifade imkanları ile konforlu yalnızlıklar hep farklı olmaya, küçük grupçuklar halinde ayrışmaya ve orada kalmaya teşvik ediyor bizleri

Olsun varsın. Yine de bir uçta her bir komşunun her şeyini didik didik eden komşuluk ilişkileri, öteki uçta arada bir kısacık asansör yolculuğu karşılaşmalarında bile birbirini tanımazdan gelmek arasında bir yerlerde kalarak  ilişki kurulabilmeli.

Bu konuda katılmadığım düşünce, önce bireyler arası ilişkilerde kişi haklarına saygı olmalı sonra komşuluk hakları konuşulsun fikridir. Önce herkes balkonlarından halı silkelememeye, izmarit fırlatmamaya, çöplerini vakitli vakitsiz kapı önlerine saçmamaya, tedbirsizce yemek kokularını bütün çevreye yaymamaya, çocuklarının gürültüsüne bir son vermeye alışmalı, sonra komşuluk gelsin demek, bana sorarsanız sorumluluktan uzak durmanınn bir yolu. Buna karşılık bu anlayış,  samimiyetle sürdürülecek güler yüzlü bir yaşantının, değer yaratmayı uzaklara gitmeden yakın çevrede olası kılmanın yolu değildir.

Ahlaki değerler bir bütün ve tümü doğuştan edinilmiyor. Ahlakın aile, arkadaşlar, mahalle, alışveriş, okul, iş, geziler, tanışıklıklar gibi yaşam boyunca sürdürülen  bin bir çeşit ilişkiden türetildiğine inanıyorum. Davranış ilkelerinin,  “aile terbiyesi”,  okul disiplini, “iyi” insanların arasında olmak gibi mecraların zorlamasıyla birer kalıp gibi yerleşip asla dönüşmeyeceği ne kadar gerçekçidir?


Yerleşmiş uygulamalara elbette gönüllüce katılmayanlar da çıkar.  Ama rasgele adımlarla yürüyen bir grup insanla, yeterince süre geçer ve  grupla yürüyüş kesilmezse  adımların aynı ritme girdiği gözlenmiş bir gerçektir. Çünkü toplulukla uyum rahatlatıcıdır. Uyum varsa herkes yakın çevresinden ne beklenebileceğini rahatça tahmin edebilir. Karşılıklı güven, anlayış artar. Yaşam kalitesinin yükseltilmesi için cesaretle yeni uygulamalara girişilebilir. Komşulukta da böyle olabilir.

 

Mahalleli ve komşuluk hakları için mahallelerimizde birer kampanya başlatmak çok mu zor? Bu haklarımızı birlikte konuşarak ağır ağır tanımlasak, bir bir duyursak, mahallemizde bu haklara dair gözlem ve değerlendirmeleri muhtarlıklarımız, semt derneklerimiz aracılığıyla yayımlasak. Belki   bu yolla bir ilki başlatırız. Olur a, anlamak istemeyenlere muhtarlıkları kapatmanın yersizliğini de gösteririz.