7 Eylül 2026 Pazartesi

Ah! Şimdi sosyal olmak vardı

 

”Herkes evinin önünü temizlerse kent tertemiz olur.” sözünü çok işitip düşünmüşümdür. Oldum olası katılmam buna. Çünkü biraz derinine dalınca, kent gibi tartışmasız sosyal bir varlık hakkında hiç de sosyal olmayan bir öneridir. Sosyal olmak, başkalarıyla ilişki, paylaşılan doğru ve yanlışlar, ortak bağ kurmak, herkese ait olan bir şeyleri yaratmak ve sürdürmekle alakalıdır. Evin önünü temizledikten sonra çıkan atığı herkese ait semt meydanına dökemeyiz. Kendimizinkini tertemiz kılarken başkalarının evinin önünü pisletmek ise hiç olmaz.

”Toplum” ile “toplam”ın arasında tek harf farkı Türkçe’nin şanssızlığı. Oysa o kadar farklılar ki. Toplumu basitçe bir toplamdan farklı kılan onun sosyal varlık oluşudur. Nedir o? Her bir bileşeninden aldığından daha çoğunu onlara geri verebilen düzenlemedir toplum. Bireyler bir araya geldiklerinde toplum dokusunu oluşturabilir. Vücut dokularında hücrelerin buluşmaları gibi, sosyal bir varlık için insanlar da buluşur ve organlarda olduğu gibi canlılığın işlevlerini başlatırlar. Sosyal, bireyleri “bir”leştiren bir şeylerin ortaya çıkarılmasıyla hayat bulan yeniliktir.

Topluluk ile toplumu karıştırma âdetimiz hiç de iyi bir şey değil.  Tamam, ikisi de sosyal oluşumlar. Ama farklılar. Topluluğun sıcaklığı mı, yoksa toplumun karmaşıklığı mı tercih edilir? Ferdinand Tönnies bu iki kavram arasındaki ince çizgiyi tanımlayarak sosyolojiye derinlemesine bir katkıda bulunmuş Alman sosyologmuş. Tönnies'e göre, topluluk daha geleneksel, yakın ve kişisel ilişkilere dayalı bir birliktelik. Aile, köy ya da mahalle gibi küçük ölçekli birimlerde bulunan sıkı bağlarla karakterize edilir. Mahallemdeki Çiğdemim Derneği'ne üyelik bir topluluğa dâhil olmaktır örneğin. Bu tür birlikteliklerde, bireyler birbirleriyle derinlemesine etkileşimde bulunurlar ve birbirlerine karşı ahlaki sorumluluk hissederlermiş.

Öte yandan toplum, daha soyut, kurallarla yaşanıp kişisel olmayan ilişkilerle sürdürülür. Bireyler arasındaki ilişkiler, genellikle belirli kurallara, gizli veya açık sözleşmelere dayanır. Toplumdaki ilişkiler daha çok bireysel ve herkesi ilgilendirebilecek yararlarla düzenlenirmiş.


”Toplum diye bir şey yoktur. Birey olarak erkekler ve kadınlar, bir de aileler vardır.” diyen Birleşik Krallık’ın müteveffa Başbakanı Margaret Thatcher’ı unutmak olası mı? İnsanın bir diğerinin rakibi görülmesini, gelişmenin ve adaletin rekabetten türediği bir dünyada hep bir yarış içinde olunması gerektiğini ima ederdi. Gerçekte, yalnızlaşmış bireylerin, holdingler ve paranın hükmü karşısında güçsüzleşeceği, ekonomik-siyasi saltanatın sonuçta k
âr peşinde koşanlara teslim edildiği bir dünyayı övüyordu.

Sosyalliğin bize tanıdığı haklar vardır ve bunlardan yarar sağlarız. Bir toplumda bu hakları kurallar düzenler. Örneğin Mersin’de yaşıyorsak, uzaktaki Kars köyünün balının saflığını, uygunluğunu toplumun kabul ettiği bir laboratuvardaki testlerden geçmesi ile öğreniriz. Marka tesciliyle aldatılmadığımızı bilir, besinin tam yararını görürüz. Topluluk içinde de haklar vardır. O hakları kişiler arasındaki toplu gözetim sürdürür. Otomobilimi park edeceğim alana daire numaram yazılırsa, apartman sakinleri (yani topluluğumuz) bu hakkımı gözetir, ben ve konuklarım bundan yararlanır.

Topluluk da, toplum da bireylere sorumluluk yükler. Dolayısıyla sosyal olmakla yarar getiren haklarımız ve kazançlı çıkacağımız fırsatlar sunulurken, bunların karşılığında bu hak ve fırsatları sürdürecek yükümlülüklerin kabulü beklenir. Sosyal olmak bu kadarla kalmaz.  Bir yandan da bireylerin bu yükümlülüklerini samimiyet ve duyarlıkla izlemeyi, hatta uygar koşullarla müdahale etmeyi gerektirir. Yurtdışında uzun yolda soğuk içeceğimi bitirip tenekesi elimde kalınca, orada uzun süredir yaşayan direksiyondaki arkadaşım “Sakın pencereyi açıp yol kenarındaki sık çalıların arasına, görünmez bir noktaya atayım deme. Arkamızdakiler plakamızı alır hemen ihbar eder.” deyince doğrusu hayret etmiştim. Yani muhbirliğin böylesi olacak iş miydi?

Sosyal olanı düşünerek hareket etmek, kolay olmasa da, yaşam kalitemizi artırmada güven duyulacak çözümler için çıkar yoldur. Bu, yalnız başkasını sıkıntıya uğratacak, rahatını kaçıracak, zarara sokabilecek davranıştan uzak durmakla olmaz. Olumsuzluğa düşmemek iyidir, ama sosyallik için yetmez. Öyleyse haydi bir ileri adım daha atalım. Diyelim yardımseverlik yapmak istedik. Sosyal mi olduk? Yani çocuğunun eğitimi için destek isteyen bir babayla aylık burs desteği için iletişime geçmek sosyal olmak mıdır? Kısmen. Sosyal demeye tam yeterli olmak için bundan fazlası gerekir. Aynı durumdaki uygun ana babalar grubunun tamamıyla temasta olmak ve yardımın kurallara bağlanması, sorumlulukların belirlenmesi bizi sosyal olmaya götürecektir. Öte yandan destek ihtiyacı olanları saptamaktan başka, iyi durumdaki araç gereci, malzemeyi bağışçılardan toplayıp, belki onarıp, ihtiyaca uydurup iletilmek üzere hazır etmek, belki böyle çocuklara el uzatacak  gelir getirici  sürdürülebilir farklı bir yerel iktisadi faaliyeti başlatmak... İşte sosyal olmak; sürece başkalarını katarak böyle etkinliklere girişmek, kendimiz girişmesek bile içinde yer almaktır.

                                                                                                                                                                    Alıntı: https://thegentleproject.substack.com/p/everlasting-ubuntu-as-a-way-of-ife                                                                               

Güney Afrika’nın kadim geleneğinin “İnsan, diğer insanlar sayesinde insandır.”(*) yolundaki anlayışı çok değerli. İçimizde açığa çıkarılmayı bekleyen güçlü ama işlenmediği için gizli kalmış yanlarımızı ancak başkalarıyla birlikte kurduğumuz yaşam çerçevelerinde ortaya çıkarabiliriz. Bunun sonucunda da “kendimizi bulur”, yetilerimizden doyum sağlayabiliriz. Sosyal olmayı bu ilişkileri yaratabildiği için yaşamaya değer bulurum.

Yedi yaşında geçirdiği hastalıkla gözlerini yitiren Âşık Veysel küçük yaşında görmez olduktan sonra, okuryazarlığı tatmadan bağlama ve halk ozanlarıyla tanışır. Buna yol açan, babasının elinden tutup götürmesiyle katıldığı dergâh, oralara uğrayan erenler ve sık sık kurulan söz meclisi çevreleridir. Pür dikkat izledikleriyle, kendisine dost eliyle gösterilenler ve edindiği arkadaşlıklarla içindeki cevheri ortaya dökebilmiştir Veysel. Geleneğin, tarihten süzülüp gelen inancın hayat verdiği sosyallikle o bildiğimiz değerini ortaya çıkarmıştır. Bakın çoğu alanda yetkinliğiyle tanınan  sanatçımız Bedri Rahmi Eyüboğlu, Veysel’in saz ve sözüne hayran kalmış, onun için ne demiş:

Elinde sazı var dut dalından
Bir kara gün dostu tutmuş elinden
Dağlar taşlar hoşnut kalmış dilinden
Yol verin ağalar yol verin beyler
Bu gelene Veysel derler.

Yalnız kaldığı anları da olsa,  o günden bugüne bu bilge halk ozanını farklı sosyal çevreler içinde var oluşu sonucu tanımışızdır. Veysel’i gün yüzüne çıkaran sosyal çevreleri Halkevleri, Köy Enstitüleri, köylü toplaşmaları, âşık buluşmaları ve kahvehanelerdeki söz meclisleri olmuştur.

 Barış... Her sade insanın özlediği, belki sessizce ama derinden ulaşılsın istediği hedef. İnsanın aldığına, verdiğine, başkalarının kendi çabalarında elde ettiğine, her kimsenin bugününe de geleceğine de razı gelerek yaşadığı ortamdır işte o. Sosyalliği barış için gerekenlerin başında görelim. Madem sosyal olmakla, maddi ya da manevi bir şeylerde ortak olmayı, ilişkilerimiz için üzerinde anlaşılmış kurallar yaratmayı, bireyi yalnız bırakılmış durumda değil ancak başkalarının arasında dikkate almayı kastediyoruz, o halde barış sosyal olana yakın, içe kapanmaya ise uzaktır. Gerilim yaşayan toplulukları spor ile bir araya getirip barışa adım atma planı bir örnektir. Sosyal olmaktan bekleneni bize gösterir. “Sosyal” ile ifade edilen, sosyal huzur, sosyal adalet, sosyal kalkınma gibi umut vadeden tamlamaları düşünün. Hep barışı akla getirmeleri boşuna değil.

Yıllar evvel Melike Demirağ’ın seslendirmesiyle tanıştığımız “Şimdi İstanbul’da olmak vardı”, bir hasreti yansıtan, bayıldığım bir şarkıdır. İçinde geçen  “dolmuşa çek dostum demek” sözünün anlamını, yurt özlemini çekmiş olanlar iyi bilir. O sözler tanımadığı dolmuşçuyu “dost” görmekle şahane bir sosyalliği çağrıştırır. Sosyal olmaya böylesine özlem duymak, bizlere şimdikinden daha mutlu bir yaşamın yolunu gösteren kılavuzumuz olsun.

(*) 
Zulu ve Xhosa dillerindeki "Umuntu ngumuntu ngabantu" deyişiyle ifade edilen yaşam felsefesi yönü


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder