”Herkes evinin önünü temizlerse kent tertemiz olur.” sözünü çok işitip
düşünmüşümdür. Oldum olası katılmam buna. Çünkü biraz derinine dalınca, kent
gibi tartışmasız sosyal bir varlık hakkında hiç de sosyal olmayan bir öneridir.
Sosyal olmak, başkalarıyla ilişki, paylaşılan doğru ve yanlışlar, ortak bağ
kurmak, herkese ait olan bir şeyleri yaratmak ve sürdürmekle alakalıdır. Evin
önünü temizledikten sonra çıkan atığı herkese ait semt meydanına dökemeyiz.
Kendimizinkini tertemiz kılarken başkalarının evinin önünü pisletmek ise hiç
olmaz.
”Toplum” ile “toplam”ın arasında tek harf farkı Türkçe’nin şanssızlığı. Oysa o
kadar farklılar ki. Toplumu basitçe bir toplamdan farklı kılan onun sosyal
varlık oluşudur. Nedir o? Her bir bileşeninden aldığından daha çoğunu onlara
geri verebilen düzenlemedir toplum. Bireyler bir araya geldiklerinde toplum
dokusunu oluşturabilir. Vücut dokularında hücrelerin buluşmaları gibi, sosyal
bir varlık için insanlar da buluşur ve organlarda olduğu gibi canlılığın
işlevlerini başlatırlar. Sosyal, bireyleri “bir”leştiren bir şeylerin ortaya
çıkarılmasıyla hayat bulan yeniliktir.
Topluluk ile toplumu karıştırma âdetimiz hiç de iyi bir şey değil. Tamam, ikisi de sosyal oluşumlar. Ama farklılar.
Topluluğun sıcaklığı mı, yoksa toplumun karmaşıklığı mı tercih edilir?
Ferdinand Tönnies bu iki kavram arasındaki ince çizgiyi tanımlayarak
sosyolojiye derinlemesine bir katkıda bulunmuş Alman sosyologmuş. Tönnies'e
göre, topluluk daha geleneksel, yakın ve kişisel ilişkilere dayalı bir
birliktelik. Aile, köy ya da mahalle gibi küçük ölçekli birimlerde bulunan sıkı
bağlarla karakterize edilir. Mahallemdeki Çiğdemim Derneği'ne üyelik bir topluluğa dâhil
olmaktır örneğin. Bu tür birlikteliklerde, bireyler birbirleriyle derinlemesine
etkileşimde bulunurlar ve birbirlerine karşı ahlaki sorumluluk
hissederlermiş.
Öte yandan toplum, daha
soyut, kurallarla yaşanıp kişisel olmayan ilişkilerle sürdürülür. Bireyler
arasındaki ilişkiler, genellikle belirli kurallara, gizli veya açık
sözleşmelere dayanır. Toplumdaki ilişkiler daha çok bireysel ve herkesi
ilgilendirebilecek yararlarla düzenlenirmiş.
”Toplum diye bir şey yoktur. Birey olarak erkekler ve kadınlar, bir de aileler
vardır.” diyen Birleşik Krallık’ın müteveffa Başbakanı Margaret Thatcher’ı
unutmak olası mı? İnsanın bir diğerinin rakibi görülmesini, gelişmenin ve
adaletin rekabetten türediği bir dünyada hep bir yarış içinde olunması
gerektiğini ima ederdi. Gerçekte, yalnızlaşmış bireylerin, holdingler ve
paranın hükmü karşısında güçsüzleşeceği, ekonomik-siyasi saltanatın sonuçta kâr peşinde koşanlara teslim edildiği bir dünyayı
övüyordu.
Sosyalliğin bize tanıdığı haklar vardır ve bunlardan yarar sağlarız. Bir toplumda bu hakları
kurallar düzenler. Örneğin Mersin’de yaşıyorsak, uzaktaki Kars köyünün balının
saflığını, uygunluğunu toplumun kabul ettiği bir laboratuvardaki testlerden
geçmesi ile öğreniriz. Marka tesciliyle aldatılmadığımızı bilir, besinin tam
yararını görürüz. Topluluk içinde de haklar vardır. O hakları kişiler
arasındaki toplu gözetim sürdürür. Otomobilimi park edeceğim alana daire
numaram yazılırsa, apartman sakinleri (yani topluluğumuz) bu hakkımı gözetir,
ben ve konuklarım bundan yararlanır.
Topluluk da, toplum da bireylere sorumluluk yükler. Dolayısıyla sosyal olmakla
yarar getiren haklarımız ve kazançlı çıkacağımız fırsatlar sunulurken, bunların
karşılığında bu hak ve fırsatları sürdürecek yükümlülüklerin kabulü beklenir.
Sosyal olmak bu kadarla kalmaz. Bir yandan
da bireylerin bu yükümlülüklerini samimiyet ve duyarlıkla izlemeyi, hatta uygar
koşullarla müdahale etmeyi gerektirir. Yurtdışında uzun yolda soğuk içeceğimi
bitirip tenekesi elimde kalınca, orada uzun süredir yaşayan direksiyondaki
arkadaşım “Sakın pencereyi açıp yol kenarındaki sık çalıların arasına, görünmez
bir noktaya atayım deme. Arkamızdakiler plakamızı alır hemen ihbar eder.”
deyince doğrusu hayret etmiştim. Yani muhbirliğin böylesi olacak iş miydi?
Sosyal olanı düşünerek hareket etmek, kolay olmasa da, yaşam kalitemizi
artırmada güven duyulacak çözümler için çıkar yoldur. Bu, yalnız başkasını
sıkıntıya uğratacak, rahatını kaçıracak, zarara sokabilecek davranıştan uzak
durmakla olmaz. Olumsuzluğa düşmemek iyidir, ama sosyallik için yetmez. Öyleyse
haydi bir ileri adım daha atalım. Diyelim yardımseverlik yapmak istedik. Sosyal
mi olduk? Yani çocuğunun eğitimi için destek isteyen bir babayla aylık burs
desteği için iletişime geçmek sosyal olmak mıdır? Kısmen. Sosyal demeye tam
yeterli olmak için bundan fazlası gerekir. Aynı durumdaki uygun ana babalar
grubunun tamamıyla temasta olmak ve yardımın kurallara bağlanması,
sorumlulukların belirlenmesi bizi sosyal olmaya götürecektir. Öte yandan destek
ihtiyacı olanları saptamaktan başka, iyi durumdaki araç gereci, malzemeyi
bağışçılardan toplayıp, belki onarıp, ihtiyaca uydurup iletilmek üzere hazır
etmek, belki böyle çocuklara el uzatacak
gelir getirici sürdürülebilir
farklı bir yerel iktisadi faaliyeti başlatmak... İşte sosyal olmak; sürece
başkalarını katarak böyle etkinliklere girişmek, kendimiz girişmesek bile
içinde yer almaktır.
Güney Afrika’nın kadim geleneğinin “İnsan, diğer insanlar sayesinde insandır.”(*) yolundaki anlayışı çok değerli. İçimizde açığa çıkarılmayı bekleyen güçlü ama işlenmediği için gizli kalmış yanlarımızı ancak başkalarıyla birlikte kurduğumuz yaşam çerçevelerinde ortaya çıkarabiliriz. Bunun sonucunda da “kendimizi bulur”, yetilerimizden doyum sağlayabiliriz. Sosyal olmayı bu ilişkileri yaratabildiği için yaşamaya değer bulurum.
Yedi yaşında geçirdiği hastalıkla gözlerini yitiren Âşık Veysel küçük yaşında görmez olduktan sonra, okuryazarlığı tatmadan bağlama ve halk ozanlarıyla tanışır. Buna yol açan, babasının elinden tutup götürmesiyle katıldığı dergâh, oralara uğrayan erenler ve sık sık kurulan söz meclisi çevreleridir. Pür dikkat izledikleriyle, kendisine dost eliyle gösterilenler ve edindiği arkadaşlıklarla içindeki cevheri ortaya dökebilmiştir Veysel. Geleneğin, tarihten süzülüp gelen inancın hayat verdiği sosyallikle o bildiğimiz değerini ortaya çıkarmıştır. Bakın çoğu alanda yetkinliğiyle tanınan sanatçımız Bedri Rahmi Eyüboğlu, Veysel’in saz ve sözüne hayran kalmış, onun için ne demiş:
Elinde sazı var dut dalından
Bir kara gün dostu tutmuş elinden
Dağlar taşlar hoşnut kalmış dilinden
Yol verin ağalar yol verin beyler
Bu gelene Veysel derler.
Yalnız kaldığı anları da
olsa, o günden bugüne bu bilge halk
ozanını farklı sosyal çevreler içinde var oluşu sonucu tanımışızdır. Veysel’i
gün yüzüne çıkaran sosyal çevreleri Halkevleri, Köy Enstitüleri, köylü
toplaşmaları, âşık buluşmaları ve
kahvehanelerdeki söz meclisleri olmuştur.
Yıllar evvel Melike Demirağ’ın seslendirmesiyle tanıştığımız “Şimdi İstanbul’da
olmak vardı”, bir hasreti yansıtan, bayıldığım bir şarkıdır. İçinde geçen “dolmuşa çek dostum demek” sözünün anlamını,
yurt özlemini çekmiş olanlar iyi bilir. O sözler tanımadığı dolmuşçuyu “dost”
görmekle şahane bir sosyalliği çağrıştırır. Sosyal olmaya böylesine özlem
duymak, bizlere şimdikinden daha mutlu bir yaşamın yolunu gösteren kılavuzumuz
olsun.
(*) Zulu ve Xhosa dillerindeki "Umuntu ngumuntu
ngabantu" deyişiyle ifade edilen yaşam felsefesi yönü

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder