3 Nisan 2019 Çarşamba

‘EN İYİSİNİ YAPMAK’ STRATEJİSİ


‘EN İYİSİNİ YAPMAK’ STRATEJİSİ

“Böl ve Yönet” hiç beğenmesek de tanımına tam uygun bir strateji örneğidir. Özlüdür, pek çok adımı özetler, kısacıktır, ana hatlarıyla eylemi belirler, uzun erimi kapsar ve amaca götüren net bir yol tercihidir. “Ne yap et, egemenliği eline geçir.” dememektedir. Oysa, “Bekle gör”, “Oyunu rakibin sahasına yık”, “Önce hacimce büyük ama zihni az yoracak işten başla” örnekleri strateji tanımlar, çünkü her biri kendine uymayanı kabul etmeyen birer tercihi gösterir.

Kısacası strateji, amaç, hedef ve plandan farklıdır. Ne amaç gibi arzulanan bir sonucu, ne hedef gibi varıldığında amacın gerçekleştiğinin bir göstergesini, ne de plan gibi zamanı gelince atılacak adımı yeterli ayrıntıda tarif etmeyi dert edinmiştir.

Engebeli bir coğrafyada varış noktasına gidişte izleyeceğiniz güzergahın karakteri ne olsun? İşte stratejiden benim anladığım. Alttaki çizimde bir organizasyonda kurum kültürü alan coğrafyası, aşılacak yol tercihi de strateji diye gösterilmiş. Çizimde bence tek eksik, farklı karakterde başka gidiş yollarının çizilmemiş olmasıdır.



(Ben Kobulnicy, Can Culture Eat Strategy, https://medium.com/startup-grind/does-culture-really-eat-strategy-a3172df58912 yazısından alıntıdır)

İşletme alanının tanınmış isimlerinden Michael Porter’ın dediği gibi, strateji, “neyi yapmamayı tercih etmek”tir. Tıpkı Mustafa Kemal’in Sakarya Savaşı’nda tanıttığı o mükemmel askeri stratejideki gibi: “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır.”(*) 
Duyduğum günden beri beğendiğim “Bir gün herkes komşu olacak.” arzusu herkesin komşuluğunun temel yol seçimini göstermediğinden bir strateji sayılmaz, öyle değil mi? Haydi, siz de “Mahallenin sakini değil, sahibi olmak.” fikrini strateji olma yönünden sınayın.

Stratejiyi çizmek kolay iş değildir. Çünkü Pascal’ın dediği gibi “Her seçim bir kaybediştir.” Stratejin, neleri göze aldığının habercisidir. Fakat  bir strateji benimsenmesiyle, çabaların odaklanması, işbirliğinin düzene kavuşması ve yön gösterici bir iklim, bir heves doğması beklenir.

Madem öyle, örgütler, yönetimler stratejilerini tanımlamaktan neden kaçınır ki? Strateji olmaz ise, denetimden kaçınılır, laf aramızda denetlenmeyi pek sevmez yöneticiler. Ayrıca stratejinin hareket alanını daralttığına inanılır. Bir de stratejiyi kabul ettirmek güç iştir, net bir temel gidiş yolu herkesi mutlu etmez. Üstelik şu da var: ünlü  Çinli harp sanatı uzmanı Sun Tzu’nun sözüymüş : “Savaşta düşmanın stratejisine saldırmak en büyük öneme sahiptir.”. Stratejin anlaşıldığında rakibinin işi biraz daha kolaylaşır diye korkulur.

Kişisel bilgisayarların ilk çıktığı 80’li yılların başıydı. Ancak yurtdışında ve iki üç marka arasından seçerek satın alınabiliyordu. Küçük bir kasaba üniversitesinde lisansüstü çalışmalara devam ederken, İstanbul’un varlıklı bir ailesinden gelen bir arkadaş aramıza katılmıştı. Geldiğinin haftasına bir kişisel bilgisayar satın almayı kafasına koydu. Bunun için henüz pek bilmediği yakınımızdaki büyük kente birlikte gitmemizi istedi. Büyük bir elektronik cihaz mağazasını bulduk. Yüzünde gülücükle yaklaşan satıcı, nasıl bir kişisel bilgisayar istediğini sorduğunda arkadaşım “En iyisinden.” dedi. Satıcı bozuntuya vermedi. Yabancı olduğumuzu çoktan anlamıştı. “Yani ne gibi özellikleri olsun?” diye yeniden sordu. Bizimki, pek bir şey bilmememizin utancını gizlemeye kalkışmadan kızgınlıkla “En iyisinden dedim ya.” diye çıkıştı. Satıcı da gözümüzün yaşına bakmadan mağazadaki en pahalı bilgisayarı kasaya dayayıp bize tek söz etmeden başka bir müşteriye yöneldi. Arkadaşımın bir ev bilgisayarı edinip kullanma stratejisi olmadığını hemen anlamıştı. “En iyisini yapmak” bir strateji olamazdı ki.


(*) Bu Mart’ın ilk haftası 97 yaşında yitirdiğimiz değerli hocam Prof. Halim Doğrusöz’ün strateji konulu her dersinde, söyleşisinde uzun uzun Mustafa Kemal’in büyüklüğünü vurgulayarak anlattığı örnekti.




1 Mart 2019 Cuma

Gönüllülük İşi Tahterevallisi




Mahalle derneğim Çiğdemim'in bir internet sayfası var (http://www.cigdemim.org.tr/). En yukarıdaki dernek adının hemen altına bakarsanız, biraz daha küçük puntolarla Çiğdemim’in temel ilkelerini okuyabilirsiniz: “Bağımsız, tarafsız, gönüllü”. Üçü de çok değerli niteliklerimiz. Bunlar arasında, derneğin üyesini en yakından ilgilendiren kuşkusuz derneğin amaçları için gönüllü olmayı kabullenmektir.

Gönüllülük, karşılık beklemeksizin başkalarının yararına kendinden vermek demektir. Bu yararı, tek başınıza emeğinizi vermekle de, özünüzden çıkarıp sunma ile de yaratabilirsiniz. Gönüllüğün bir başka yolu daha var. Bir grubun içinde görev alır, grupça yapılan bir etkinlikle o grubun dışındaki “diğerleri”ne yarar sağlamaya yine karşılık beklemeden katkınız olur. Bunlardan birincisine bireysel gönüllü olmak, ikincisine grup gönüllüsü olmak diyelim. Kan bağışçılığı bireysel bir gönüllülüktür. Uzak  ve yoksul köy okullarının yapı onarımına kol gücüyle katkı vermek ise grup gönüllüsü olmayı getirir.

Gönüllülüğü, iki ucu arasında dağlar kadar anlam farkı olan bir tahterevallide yer tutmak olarak  görürüm. Bir yanda gönül gezginliği, öte yanda gönül köleliği....

Gönül gezginliği
ucuna doğru kaydıkça, karşılıksız verme yerini keyfiliğe bırakmaya başlar. Canı çekince işin içinde görünüp, hiçbir düzen, kural veya bilgilendirmeye dayanmadan kayıplara karışan ‘gönüllüler’ bana hep gönül gezdiriyorlar gibi gelir. Söylenilen saatte görevini yapmaz; söz verdiklerini birer bahaneyle atlatmaya bakar; olmadık eleştirilerle haklı çıkmaya çalışır; öğrenmeden her işe girişmeye kalkar gönül gezginliğine kayanlar.

Ya diğer uçta? Orada da, gönüllünün her yaptığını ancak komutlara uymak koşuluyla, nedenini bilmediği yasaklara özen göstererek yerine getirmeye zorlandığını görürüz. Bütün kararları başkaları verir, kuralları koyan ve kaldıranlar gönüllüye aldırmaz, uygun olup olmadığına bakmaksızın görev ve  sorumluluklar yüklenir, eski gönüllüler yenilere kendi yaptıkları iş planlarına göre ha bire iş buyurur. Bunu da tahterevallinin sol ucuna, gönüllü köleliğe yaklaşıldığı durum diye adlandırırım.

Gönüllülerle bir işi kotarmak sanıldığından zordur. Çünkü herkesin tahterevallide durulan yer konusunda görüşü farklıdır.  Kimi gönüllü kendini gönüllü köle yerine koyuyorlar diye alınganlık gösterir, kimi gece gündüz kendini paralamasına bir karşılık bekler ve diğerlerinin sözünü dinlememesine içerler. Örneğin emek vermek ne menem bir şeydir? Her insan farklı ölçülerle değerlendirir emeği, özellikle de kendi emeğini. Kimi için günlerce didinmiş olmak olağan gönüllülük gereğidir. Kimi bir öğleden sonra tuttuğu nöbetin yorgunluğunu gözünde büyütür de büyütür, bütün etkinliğie sahip çıkar.

Gönüllülük, vaktinde ve yeterince bilgilendirme,içtenlikli olma ve her an rıza almayı gerektirir. Karşılık beklemeyen gönüllülerin her biri, işi her an aynı ciddiyetle ele almayabilir. O yüzden gönüllülerle çalışılırken “hata payı”nı biraz bolca bırakmak iyi olur. Bir işi yapmasını istediğiniz gönüllünün arkasından tüm yaptıklarını silip kendinize göre düzeltirseniz, bir gönüllüden aldığınız yedi sekiz sayfa tutan yazıyı başka bir gönüllü ile tamamen değiştirip, görüş almadan nihai metin olarak kullanırsanız, yapınızın bir yanını canınız nasıl çekiyorsa öyle değiştirirken tadilat işinde gönüllülerden yardım beklerseniz, gün gelir zorlanırsınız. O yüzden gönüllüyü, gönlünü hoş tutarak kurallarınız konusunda net bilgilerle baştan eğitmeye, her adımınızda ilgili gönüllüleri arayıp görüşlerini almaya, birlikte çalıştığınız gönüllüye her adımın izahatını yapmaya, planlamayı ortak yürütmeye alışmalısınızdır.  Dedik ya, gönüllü çalışılır demek, özen ister, dinlemeyi ve anlamayı fazlaca gerektirir, bir çırpıda ve rahat uygulanamaz. Tahterevallide denge olmadan oynamanın keyfi çıkar mı?

20 Haziran 2017 Salı

Babalar Hesap Günü


Her Babalar Günü'nde işi tersine düşünmek gerektiği aklıma gelir. Yani Babalar Günü, babaların günü olacaksa eğer, onlara babalık yapmanın bir diğer yüzünde, çok değil bir günlük özgürlük  vermeli. Babalar Günü geldi mi, her evladına küçük bir not yazmalı her baba: O nota " Sana karşı yaptığım bir yanlış da..." diye başlamalı.

Merak etmeyin. Biraz düşününce her yıl yazacak yeni bir iki hata sökün ediyor. Baba, pek de yorulmuyor. Verilmeyen izinleri, destek olunmayan başlangıçları, korkudan ibaret yasaklamaları, hoş görmemeleri, doğruyu anlatmamaları, öneri kabul etmemeleri, gereksiz utandırmaları, aşırı beklentilerin karşılanmayış şokunu, yenilen kazıkların hiç suçu olmayanlardan çıkarılan acılarını... bir bir anımsamak babanın yılda bir kez yaşadığı rahat gününde pek zor olmuyor. Tabii pişman olmayı göze alamayan, "kendiyle barışık" babalardan biri değilseniz.

Babaya verilecek en büyük armağan, "Olsun be baba! Seni, hatalarınla da seviyorum." demek değil mi aslında? Kısacası, hazır evlatlar her Haziran'ın üçüncü Pazar'ı yumuşamışken, bu özel gün, babalara bir hesap verme fırsatı tanısa, keşke.



12 Haziran 2016 Pazar

Meğer küçükken..


Bir süredir, küçükken görüp anlam veremediğim, yaş ilerleyince bayağı iyi çözümlemeler çıkardığım insan durumlarından birini düşünüyorum.

Uzun süredir görüşemeyen ağabeylerle kardeşler, babalarla oğullar, annelerle artık evlenip uzaklara taşınmış oğullar, dayılarla yeğenler, ablalarla küçük kız kardeşler filan bir araya gelince olan bir şeydi bu.

Önce bir sıcaklık yayılır, sarılınır, yanaklar, saçlar, eller öpülürdü. Ama ev içlerine girilip o kısacık süreler geçince, gözler birbirinden kaçırılmaya, sorulara verilen yanıtlar kısaltılmaya girişilir ve yatak yorganla tıka basa dolu sessiz odalara, dipteki balkonlara, mutfak köşelerine çekilmeler, "Ben bir turlayayım, kahveye bakayım bizim takım n'etmiş!" diye kendini dışarı atmalar başlardı. İç geçirmeler, "Off yaaa"lar, "Bir cigaran kaldı mı yenge?"ler, "Rahat dur oğlum, zaten canım burnumda. Dövdürme bana kendini!"ler...

Yav, n'olurdu da onca sevinç kısacık sürerdi? Anlayamazdım.. Alıp verilemeyen neydi? Oysa mektep kitaplarımız, ne başka aile görselleri sergiler, ne hoş iki-üç kuşaklı muhabbetleri yansıtır, ne şirin kuşak uyuşumu yansıtırdı. Sonra Şükran Güngörlü, Tevfik Gelenbeli, Müşfik ve Yıldız Kenterli o Uğurlugiller.. Yani o radyo skeçleri, çizgi romanlar ne şen şakrak ev hallerini aktarırdı. Aklım almazdı, o önce sözde özlem, sonra travma dolu buluşmaları. Madem onca gerilim olacaktı, ne demeye bir araya gelinirdi?

'Yengeç Sepeti' filmiydi sanırım. Göl kıyısında buluşulur, azıcık kavuşma sevinici geçince iyiden bir kapışılır, lakin sonunda birbirini anlayanlar çıkardı baba ile çocuklar arasından. Ben ise bozulmuştum bu öyküye ha. Bir benim tanıdıklar, iç içe olmanın sıcaklığını tutturamıyor sanırdım. Her yerde keyif çatılırken, benimkiler birbirini yiyor diye kayım kayım kaygılanırdım içten. Meğer...

Meğer küçükmüşüm. Kafa da, ruh da, deneyim dağarcığı da alamazmış. Sığmaz imiş bildiklerime, derin çatışmaların ardındaki küçük çatlaklar, ya da sıcacık görünen söyleşmelerin gizlediği derin yarılmalar. Yıllar bir de bu şaşırma kapasitesini genişletiyor zahir. Artık kafa, ruh, hatta deneyimler kataloğu öyle güzel kabul edip alıyor ki bu aykırılıkları. O kadar olur.

4 Mart 2015 Çarşamba

Alışmak gerek


Yaşantılarımız süreçlerin örgüsü gibidir.  Sanki bu örgünün her telinde bir başlangıç anından yola çıkarsın. Sonra her biri diğerini etkileyen adımlar atar, bir bakıma ilerlersin. Ya bir sonuca varır; ya da bir yerinde terk edip yarıda bırakırsın. Yaşam böyle üst üste bir dolu kesişmelerden ibarettir. Kısası olur, uzunu olur kesişmelerin. Yıllarımızı alan ilköğretim de bir süreç; her gece el ayak çekilince içine dalıp için için duygulandığımız romanı sayfaları tükeninceye dek on beş yirmi günde okumak; gazete ilanına kapılıp indirimden bir kaban alma seçimiyle hafta sonu saatler süren mağaza turları tamamlandığında, o zeytin rengi 56 bedende karar kılmaya varan birkaç gün de bir süreç. Aslına bakılırsa yaşamın kendisi, tamamını gördüğümüz –ne görmesi, içinde var olduğumuz- ve mutlaka bitirdiğimiz süreçlerimizin en uzunu.

Bazı süreçler bir defalıkken – apandisitini birden çok aldırana rastlamadım-, bazıları sık sık tekrarlanır. Ankaramızın Bahçelievlerinde park yeri ararken bir sokaktan diğerine dön baba dön aynı şeyleri yaşarsın; sabah işe gitmeden evde yaşadığın o yarım saatler yüzlerce kez yinelenmiştir; yeni tanıştırıldığın üç gencin adlarıyla yüzlerini birleştirip anımsayabilmek için gereken o minik gayret gerekliliği başına kimbilir ne çok gelmiştir ve bilmediğin Osmanlıca ya da Latince sözcük için iki üç ayrı yere bakınmak da ayda yılda bir ama mutlaka bir daha bir daha olur.

Defalarca izlenen süreçlerde tercih ettiğimiz biçimler oluşur. İşte alışkanlık, öğrenilmiş ve benimsendiği için benzer durumlarda tekrarlanması tercih edilen süreçler ya da süreç adımlarıdır. Salonda olsun, sokakta olsun düğün dedin mi sonunda halay çekme adımına varılır. Çünkü alışılmıştır. Ortaokulda bir arkadaşım bazı derslerde ilk on dakika geçtikten sonra sıkılır, fırsatını buldukça,  tribünleri, oyun sahası, çevresindeki açık alanlarıyla farklı farklı stadyumların resmini çizmeyi sürdürürdü. Alışkanlığıydı bu. Teneffüslerde yarıda kalan resimli sarı kağıdını katlar defterinin arasına saklardı. Bir resmi bitirmesi bazen günler alırdı. Her seferinde başka bir stadyuma başlayan bu yetenekli arkadaşımın sonradan yetkin bir teknik ressam olduğunu duydum.

Neden alışılır ki? Bazıları beden enerjisini tüketir, bazıları da insan ilişkilerinin dolambaçlarında duygularını aşındırırken tutumlu olmak için. Bir başka grup alışkanlık ise çevrende kabul göreceği bilindiğinden, fazla tepki çekmeden rahat yaşamak içindir. Huzur veren, yapılamadığında keyif kaçıran alışkanlıklarımız da az değil. Düzenli spor yapanlar, öğünlerini belli saatlerde yiyenler, ille de sabah okunacak günlük bir gazeteye dadanmışlar, beş vakit namaz kılanlar, otuz gün oruç tutanlar bu alışkanlıklarında aksama olduğunda huzursuzluk duyar. Yaşama ritim katar böyle alışkanlıklar. Müziğin, ritmi duymakla başladığı gibi, alışkanlık da pürüzsüz olmalıdır. Yoksa yaşamın müziği bozulur adeta. Vicdan diye bildiğimiz de, iki yüz bin yıllık insanlaşma tarihimizde geride bıraktığımız on bin kuşak nine ve atalarımızın duygu alışkanlıklarından süzülüp artakalanlar olmasın sakın? O vicdan ki, örtük bir alışkanlık grubudur belki de. İçimizi hiç rahat bırakmayandır.  Yalan neden içimizi yer? Çoğu katil, yıllar geçse de, bir biçimde neden  “suç mahalli ”ne uğrar?

Alışkanlık kolay yerleşmez. Tekrarlama ister.  Karışık dilli “Et tekrarü ahsen, velev kanu yüz seksen.” deyişini bilmeyen yoktur. “Tekrar daha iyidir, yüz seksen (kez) bile olsa.”. Beyin araştırmaları, bilgiyi oluşturan ve bilgi derinleştikçe karmaşıklaşması gereken bağlantıların, üzerlerinden defalarca geçilmekle var olabildiklerini, yeni bir bağlantının ancak eski bağlantıların gelişmesi ile oluştuğunu kanıtlıyor. İngilizlerin ünlü kalecisi Gordon Banks, her antrenman sonundaki ayrı çalışmasında iki yüz köşe vuruşu yaptırır, farklı durumlara alışkanlık kazanırmış.

Alışkanlık, var olan bir başka alışkanlığın yerini alacaksa, yeninin tutunması, direnen alışkanlıklara üstün gelebilmek için savunma dayanakları ister. Durup dururken beşinci kattaki evime niye alıştığım gibi asansörü kullanmayıp merdivenle çıkayım ki? Onun için, basküllerin biraz az egzersiz yaptığımı fısıldadığını anımsamam gerekir. Kapalı alanlarda sigara yasağı geldi. Acaba ne oldu da özellikle kentler arası uzun otobüs yolculuklarında bu denli kolay yerleşti diye kime sorsam, sigarayı azaltmak hatta bırakmak isteyenler için “İşte fırsat, hiç değilse az içmiş olurum, fena mı?” dayanağı söylendi. Hatta kısa molalarda üst üste sigara yakanlar, otobüs yola koyulunca yeniden kapalı alanda içmeme alışkanlığına dönecek iradeyi kolayca buldular. Tabii bazen de dayanak, grup davranışından sapmama güdüsüdür. Avrupa’da iken trafik kuralına milimi milimine uyan gurbetçilerin, Kapıkule takının altından yurda girer girmez bambaşka olmalarını her iki yerdeki grup davranışının kabulüyle, “Amaan bana ne gerek? Başkaları da öyle yapıyor” dayanağıyla açıklarım.
Alışkanlıkta benimsemeyi kolaylaştırmak bir de araçsal yardım ister. Bankalarda, hastane polikliniklerinde, postanelerde numara alma ile sıra bekleme çıktı çıkalı, hele numara alma gruplandırmayla (gişe işlemine ayrı numara, evrak teslim almaya ayrı numara gibi) yapılmaya başladı başlayalı, tanıdık memur arama, kuyruktakilerle pazarlık, kaba güce ya da acındırmaya başvurma türü alışkanlıklar yavaş yavaş sönümlenir oldu. Bir de fiyatlama hatta ufaktan kazanç sağlama, alışkanlık oluşturmanın bilinen en yaygın araçlarındandır. Otomobil sürücüleri yakın noktalara park etmesin de sıkışıklık olmasın istendiğinde, otopark ücretleri pahalandırılıp çeşitlendirilir.

Özetle tekrar, dayanak ve araçları vardır alışkanlık yerleştirmenin. Bu üçlüden ya en az biri eksik bırakılır, ya da biri diğerini zayıflatırsa alışkanlık edinilemiyor. Her önerisini, “Zihniyet değişmeden olmazzz arkadaş” , “Her işin başı eğitim”, “Niyet önemli, niyet”, “Dayayacaksın cezayı, gör bak nasıl oluyo!”, “Bastıracaksın parayı, masrafı göze alacaksın, yok öyle bedava.”,  “Bunlara sabah, öğle, akşam yaptırdım mı üç öğün talimi, mum olurlar, mum.” diye tamamlayanlar az değil. Her biri üçlünün bir ayağıyla basıp koşulabileceği iddiasıdır. Oysa bunlar bir başlarına alışkanlığa yetmez.

Hep merak etmişimdir: Neden ortak amaçlarımıza erişmede ilk elde örgütlenmeye kalkışmayız? Kurum ya da organizasyon düzenine değil, keyfe göre yönlendirilmeye alışmışızdır da ondan. Daha kötüsü, farklı bir alışkanlık oluşturmak için gerektiği kadar tekrar, sesi daha çok çıkanın peşine takılıp gitmektense enine boyuna tartılıp karar verilecek bir hareketin daha etkili olacağına dair sağlam düşünsel dayanaklarımız ve nihayet örgütlenmeyi canlı tutacak, eksiklikleri tamamlayacak araçlara erişmek zordur. Ya uzlaşma? Ona da pek alışılmıştır diyemeyiz bizim coğrafyada. Başlangıçta beraberken ayrı yollara dağılmaya daha yatkın olmak, yine alışkanlığın ağır basmasındandır. Uzlaşamama alışkanlığı bir de kutsanır, güzelleştirilir bizde. TV dizileri, dikkat edin, ustaca kotarılmış büyük uzlaşmaları mı, derin ayrılıkları mı tekrar tekrar dramatize ederler? Ayrılıklar yerine, her şeye karşın ortaklıkta kalıp kazançlarını birlikte artırmaya duyulan güven için dayanak bulmak kolay mı? Ya uzlaşmanın araçları? Örneğin nesnelliğinden kuşku duyulmayacak bilgi kaynakları, işlerin sözleşildiği gibi yürütülmesini gözetecek denetçilik, ortak olduğu kuşku götürmez değerlerimiz araç olarak kullanılabilir mi?

Alışmak gerek dediğimiz her yeni tutum, dikkatle anlaşılacak tekrar-dayanak-araçlar üçlüsünü bir arada tasarlamayı gerektirir.  Tasarlayanlara kolay gelsin.

7 Şubat 2014 Cuma

İdeolojisiz hizmet, yumurtasız omlettir

Halk ideoloji değil, hizmet istiyormuş. İdeoloji bir kenara konur, "tarafsız hizmet" amacı güdülürse, evvelden hizmet alamayanların yüzleri gülermiş. Nedense bu bana,  "Bize plan değil, pilav lazım." diyen 60'lı yılların başbakanını anımsatıyor. O başbakana bakılırsa geleceği öngörmek, hesaplı davranmak, yapılacakları ve tercihleri bir bütün içinde ele almak değil, bulduğun kadarıyla karnını doyurmak, ne yapıp edip yiyecek bulmak isteniyordu.

İnsanoğlu en yakınından yola çıkarak git gide daha uzaklarda olan bitenin farkına vardıkça insanca yaşar. Diğer canlılardan insanı ayırdığı söylenen ne varsa, hepsinde dış dünyanın yorumu gizli: alet yapması, gülmesi, sembollerle düşünmesi.  Jose Saramago'nun Körlük romanında, bir kişisi dışında tüm bireylerinin hızla kör olduğu bir toplum anlatılır. Neden doğduğu anlaşılmayan bu felaket sonucu bir anda insanlıktan çıkan bu topluluk, en temel gereksinimlerini yani yemeyi, uyumayı, temizlenmeyi bile beceremediklerinden büyük bir çöküş yaşanır. Birbirine düşman kesilir insancıklar, ilkelleşiverir. Kolayına hırsız, tecavüzcü, katil olurlar. Örgütlenemezler, yaralarını sağaltamaz, kendilerini koruyamazlar.

İnsan olmak her şeyden önce farkına varmayı gerektirir. Farkına varmak anlamları doğurur. Anlam da, bilginin özünde taşınan değeri. Bilgilendikçe anlamlarla tanışıklığımız artar. Ya bilgiyle tanışıklığımız nerede gerçekleşir? Bilgi denince  akla hemen okul, bilim, belki de bilgiye erişim gelir. İyi de, bilgi yalnız bilimden, nesnel, yöntemli ve akılcı çalışmadan  mı kaynaklanır? Her şeyin anlamını, ağır ağır biriken, arada bir ters yüz edilmek zorunda kalan bilimden  öğrenebilir miyiz? Hayır, bunu bekleyemeyiz.

Her açıklama, dayanakları sağlam ve herkesin tartışmasız kabulleneceği kuramlarla yapılamaz. Ya arşivlerden, küçültülmüş bir alana sıkıştırılmış terabaytlardaki verilerden? O da yeterli olmaz. Tüm insanlık tarihini ezbere ve doğru bilebilsek bile, bütün bu yaşanmışlara bakıp da, bir daha büyük bir dünya savaşının olmayacağı, isteyen herkesin iş bulabildiği bir dünyanın gerçekleşmesinin olanaklılığı, toplumsal gelişmenin temelinde kaliteli eğitimin yattığı veya gelir eşitsizliğinin sürekli kötüleşeceği anlamı çıkar mı? Kesin biçimde söyleyemeyiz. Kimi deneyimlerimiz bir türlüsünü, kimisi tam tersini gösterir. Anlam vermek böyle konularda çok zorlar bizi.

Allahtan her şeye anlam vermek zorunda kalmadan yaşayabiliyoruz. Dünya savaşıymış, Bengladeş'in gelir düzeyiymiş, karıncaların koloni yaşantılarının hangi nedenle oluştuğuymuş, pırlantanın kıratının nasıl öğrenildiğiymiş anlam veremesek de çoğumuzun umurunda olan şeyler değildir.

Ama başkalarıyla ilişkimizde, yaşamımızı kazanmada,  kabahati  başkalarında görmede, bir şeye "İşte adalet budur" demede illa ki anlamla, farkına varmak gereğiyle baş başa kalırız. Bunların hepsinde "Yahu, ne var da, böyle oluyor ki?" diye başvurduğumuz açıklamalara gerek duyarız.  Aradığımız temel dayanak ideolojide saklıdır. "Nazar etme ne olur, çalış senin de olur." bir ideolojiyi yansıtır. Özetle çok çalışmanın sonunda her şeyi elde edebileceksin anlamına gelir. "Eşitlik ne demek? Beş parmağın beşi bir mi?" de öyle. Eşitlik olsun diye çırpınmanın anlamsızlığına değgindir. "Aklın yolu bir." deki anlam yani olan bitenin açıklaması nedir? Değişik şeyler düşündü isen, henüz aklın göstermesi gereken o tek doğruyu bulamamışız anlamına geliyordur, çünkü akıl eninde sonunda o tek olanı bulacaktır.

İdeolojiye hafiften de olsa yaslanmaz isek, kendi içimizde bir huzursuzluk duyar, bütünlüğümüzü yitirir, şaşkınlaşırız. Takva filminde bunun iyi bir örneğini izleriz. Takva'nın kahramanı dini bütün, tarikat müridi Muharremdir (Erkan Can). Kendisine güvenilip tarikatın para işleri emanet edilince paranın gücünü yaşar ve bambaşka bir dünya ile karşılaşır; arzularına hakim olamaz, afallar, ne yapacağını bilemedikçe bunalır, aklını yitirmeye varır. Muharrem'in bildiği, sığındığı açıklamalar, bizzat kendi yaptıklarını, için için yapmak istediklerini açıklayamaz olmuştur. Aklı tutulur, adeta donmuştur bizim Muharrem.

Birilerine verilen hizmet, toplumsal eşitsizliklerin farkına varan, eşit hakların tanınması kadar eşit olanakların sağlanmasını bellemiş bir ideolojiye dayandığında bir türlü, bireysel özgürlükle herkesin hak ettiğini almasını olumluluk diye  benimsemiş bir ideolojiye dayandığında ise başka türlü  etkiler doğuracaktır. Örneğin "hizmette eşitlik" ile "hizmete erişimde eşitlik" hatta "hizmetin sonuçlarında eşitlik" farklı ideolojik tercihlere işaret etmektedir. Aynen bir zamanlar "Kalkınmanın köyden başlayacağı"  ile, "Kalkınmanın köylüden başlayacağı" ilkeleri arasında olduğu gibi. Bu ikisi arasında "Yaşam kalitesi nasıl olur da gelişir?" sorusuna verilen yanıtlardaki ideolojik fark gözlenmektedir.

Sorun, "Hizmeti mi vereyim, ideolojiyi mi vereyim?" tercihi değildir. "Bu hizmeti nasıl bir ideoloji ile tanımlayıp vereceğim?" anlayışındadır. Bu ayrılamayan ikiliyi - hizmet ve ideoloji- birbirinden koparmak yaşam gerçeğinin yadsınması olur. Yaşam gerçeği ise, yok sayılmaktan, boş verilmekten hiç mi hiç hoşlanmaz ha!

2 Şubat 2014 Pazar

Selam Dr.

Aile görmeleri ve yaz tatillerim için Suriye'ye çok sayıdaki geçişlerimi saymazsak, yurtdışına ilk kez 26 Temmuz 1981'de çıkmışım. Yolda uçak değiştirdiğim Londra'daki havaalanı Leydi Di ile Charles'ın güler yüzlü, herkesi selamladıkları posterleriyle donatılmıştı - şimdi baktım üç gün sonrası 29 Temmuz'da evlenmişler-. Yaldızlarla süslü çerçevelerde düğünden söz ediliyordu. Prens-prenses-görkem-...kraliyet düğünü, bana yaşadığım dünyanın dışıymış gibi geldi. Kaderin onları nerelere sürükleyeceğini o gün milyonlarla birlikte ben de bilmiyorduk ki! Heathrow havalimanı bana her şeyiyle bambaşka görünmüştü. Metrelerce süren yürüyen bantlar, makinelerden çıkartılan biniş kartları, çekilip yürütülen şık valizler, bizim karaborsada zor bulduğumuz tütünlü ürünlerin binbir çeşidi (o zamanlar iç mekanlarda sigara yasağı yaygın değildi). 3-4 saat bir şeye dokunmadan hep etrafı gözleyip yürümüştüm.

New York'taki pasaport işlemi sonrası, ABD'nde gündelik yaşama katıldığım yer Teksas eyaletinin Austin kentiydi. Uçak indiğinde saat 22:45'i gösteriyordu. Tüplerle girdiğim havalimanı kuyruklarında beklerken, çevrem bana bir başka hoş gelmişti. Meğer iklimlendirmeymiş! Ne zaman ki ardı ardına açılan otomatik iki kayar kapının ardındaki o pırıl pırıl aydınlık dış dünyayla karşılaştım, bir alevin her yanımı sardığımı sandım. Alaz alazdı. Durmuşum öylece. Şaştım kaldım. Elektronik termometre 103 derece diyordu. Fahrenheitmış. Şaşakalsam da çabuk toparladım, 32 cikarip yaklaşık yarısını düşündüm hemen. Beni karşılayan programın rehber elemanı, minibüsün klimasının saatlerdir çalıştığını, arabada rahat edeceğimi söyledi. Öyle de oldu. Yurda vardığımızda beni ışıklar ve reklamlarla süslenmiş otomatik bir makinenin önüne götürdü hemen ve "Bir şey iç" dedi. ABD'nde ilk kez para harcayacaktım ve Londra'dan beri "Madem bu kadar farklı yerdeyim, değişik şeyler yapmaya bakayım." diye düşünüp durmuştum.

Makineye baktım. Ohooo Coca-Cola'yı saymazsam, bilmediğim bir dolu marka vardı. Hepsi de alüminyum tenekelerde. O alüminyum ambalajı da Londra'dan başlayarak gerçeğiyle (elbette fotoğraflarından, Amerikan filmlerinden görüntüyü biliyordum) ilk kez görmüştüm.

Dr. Pepper adı ilgimi çekti. Doktor Biber! Allah Allah! Bozukluğu atıp ilk heves o kırmızı işaretli düğmesine bir bastım ki.. Aaa ama bir şey olmadı. Az bekledik. "Demek hemen gelmiyor." düşüncesinin aklımdan hızla geçtiğini anımsıyorum. Bir gümbürtü koptu.. Sonrasında nemli soğuk kıpkırmızı silindir önümdeki boşlukta ışıldamaktaydı. Açma halkasını filmlerden anımsadığım gibi kaldırıp bastırdım ve derhal kafama diktim.. Değişiklik. Ama hemen.. Nefesim kesilinceye dek içtim. Hızla indirdiğimde önce üst dudağımda bir ufak acı duydum. O zamanki gür - tabii gençtik-, kara -tabii gençtik 2-, uzun telli - tabii o zaman gençtik 3- bıyığımın üç teli, kalkık açacağın yanına sıkışıp yerinden koparılmıştı.

Dr. Pepper'in o tipik kokulu, genzi hafifçe yakan, biberimsi tadı bana göre değildi. "Amerikan zevki" diye bir daha şaşmış, ama yeni bir dünyaya, umutla beklediğim bir 4-5 yıla, kendimce bir "Selam acayiplik, selam gelecek" demiştim sanırım. Bir daha da içmedim diye anımsıyorum Dr. Pepper'i. Taa ki geçen gün bir alışveriş merkezinde ithal gıda ürünü mağazasında antiasid aranırken vitrinli buzdolabında bu kutuyu göresiye dek.

Bir şey beni aldı Austin'deki o şaşkın, heyecan dolu saatlere götürdü. Dolaba yürürken yüzümde bir gülücük olduğunu bir tek ben farkediyordum. Satın alıp derhal açtım, kafaya diktim, hızla da indirdim... Acı macı yoktu üst dudaktaki artık tamamı ağarmış tek dük telli bıyıklarda. Beğenmesem de, kendime uyduramasam da, 31 yıl öncesinin şaşkın ama gelecek için ümit dolu, iyimser o halini yaşattı ya bana. Sevmesem de, merhaba sana Dr. Pepper!