3 Mart 2026 Salı

Ö.LÜ OLMAK YA DA OLMAMAK

Geçenlerde bir gazete manşeti gözüme çarptı: “Örgütlü olduk kazandık.” yazıyordu.  Haber, büyük bir süpermarket zincirinin günlerdir çeşitli illerde  direnen depo çalışanları hakkındaydı.  Birlikte davranmakla hem taşeron yerine kuruluşun kadrolu işçileri olmayı sağlamış, hem talep ettikleri ücret zammını almışlardı.  Üstelik direniş esnasında ilişiği kesilen arkadaşlarından isteyenlere işlerine geri  dönme hakkı tanınmıştı. Direnişlerinin örgütlü olması dikkati çekmiş, direnenlere verilen destek   onları yalnız bırakmamıştı. Açklamayı depo işçilerinin örgütlendiği sendika yapıyor, önceden sendikalı olmamış ama örgütlenmenin sonucunu gören çalışanların, artık sendika üyesi yani örgütlü olmayı  arzu ettiklerinin altını çiziliyordu.

Haber ve devamında gelen açıklamalar, örgütlü olmak ile olmamak arasında dağlar kadar  fark yaratılabileceğini bana anımsattı anımsatmaya da, bu farkı yaratmak öyle  kolay mıydı?


İnsanların belki de en önemli toplumsal davranışı örgütlü olabilmeleri. Haberdeki işçiler bir yana, insanlar örgütlendikleri için muazzam yapılar inşa edebilmiş, kalabalık topluluklarda huzurlu yaşabilmiş, dev ordular oluşturup mücadelelere girmişlerdir.

Örgütleri var eden nedir? Ortak hayaller mi? Yalnızca ortak hayallerle olsa, konut kooperatiflerinin büyük çoğunluğu başarır, birkaç yıl sonunda ortaklarına mütevazı evlerini teslim eden örgütlenmelerin ardından,  her yıl peş peşe onbinlerce yeni kooperatif gelirdi. Peki hayaller değilse, vazgeçilemeyen ortak ihtiyaçlarla örgütlenilir mi? Bir başına ihtiyaçların ortak olmasıyla örgüt olunabilse, sağlıklı ve ekonomik gıda için her yerde tüketicilerin organize olmuş güçlü çıkışlarına tanık olurduk. Oysa bunu pek görmüyoruz.

Haydi konut ve gıda işinde örgütlenme kişilerin olanakları ya da fırsatlarla ilgilidir,  bunlar nadiren örgütlenmeye götürecek düzeyde olur diyelim. Pekiyi, ya erişilebilir ortak imkanlar, kaynaklar olsa, bunlar örgütleri var etmeye yeter mi? O da yetmiyor, inanın. Aralarında anlaşarak örgütlenmedikleri için, sahip oldukları ortak arazilerinden ya da paylaştıkları mal varlıklarından hep birlikte yararlanacakları çözümlere erişememiş, erişince de büyük zaman kaybetmiş yüzlerce örnek var.

Paylaşılan ihtiyaçları, hayalleri ve imkanları örgütlenmeye çevirmek için başka şeylerde de ortaklaşma olmalıdır. Bunlar yoksa, yalnız hayaller yahut ihtiyaçlar benzer diye örgütlü olunmaz, örgüt kurulsa bile sürdürülemez.

Örgütlenmek mi istiyoruz? Amaçlarda ortaklıktan başka nitelikleri de kazanmış olmalıyız.

Haydi gelin örgütlenmede olmazsa olmazlar arasından özellikle üçüne eğilelim: liderlik, yol-yordamda anlaşmış olma ve kesintisiz heves. Üçüne ne gerek, bunlar birbirini yaratır, biri  olsun diğerleri otomatikman gelir diye düşünenlere katılmam. Yani liderlik varsa, hem yol-yordam yerleşir hem de herkes yeterince hevesli olur sanmak bana sorarsanız yanılgıdır. Aynı biçimde bir tek heves olsun, gerisi gelir diye işe koyulmakla da yol alınamaz. Tek başına kalıyorsa yalnızlık bunların hangisi için olursa olsun, örgütlere olumsuzluk kolaylıkla sızabilir. Önlem nedir? Üçünün bir arada var olması.

Liderlik, başkalarından evvel fark edilen hedefe ya da çıkış yoluna, başkalarının ikna edilip birlikte yürünmeye değeceğini gösterme işidir. Liderliği elinde büyülü değnekle bir dokunuşta her şeyi değiştirecek, yerleşik zihniyeti dönüştürüverecek sıradışı bir güç olarak düşünmemeliyiz. Böyle kabullenmek, toplumu, her  girişim ihtiyacı oluştuğunda, her sıkışık durumda kurtarıcı lider bekleyen, değilse gününü kurtarmaya çalışan bir  insan topluluğuna çevirir.  Bunun daha kötüsü de var. “Lider olmazsa örgütlenemeyiz” diye otoriter doğasıyla astığı astık kestiği kestik bir kişiliğin peşinden ayrılmayan sürü tipinde bir örgüt de olunabilir. Oysa özgür akıllarla her topluluğun içinde hayalleri ile yeni yönler tanımlayabilen, bu yönleri denemeye can atan kişiler çıkabilir.  Bu kimseler, bildikleri ve yaratıcılıkları ile  yenilikçi topluluk üyeleridir. Yenilikçilerin önerdiğini önce anlayıp sonra sorgulamak ve olumlu karşılanan seçenekleri topluluk onayı için desteklemek liderliğe can verir. Böylece örgütlenmenin bir gereği yerine gelir.


Yol-yordam dediğimde, örgütü çok uzun bir yolculuk diye ele alırım. Bu yolculukta yol neye karşılık gelmektedir? Yol, güzergahta coğrafi olarak katedilen araları ve durakları kapsar. Örgüt bu süreçte bazen bir yerden ötekine geçer, bazen olduğu yerde duraklar. Yordama gelince, o da bu yolculukta izlenecek usul ve kurallardır. Bunlara örnek olarak yolculuk esnasındaki güzergahın harita üzerinde ve yol tabelaları aracılığıyla takibini, arıza durumlarında yapılacakları, sürücülerin kimler olacağını, prensip olarak sürüş hızını, araçtaki oturma düzenini verebilirim.  Örgüt, kendine özgü kurallarla can bulur. Örgütte yol-yordam ortaklığı da, hayal ortaklığı kadar önem taşır. Ortak hayalleri olanların benimsedikleri yol çoğunlukla aynı değildir.  Çünkü kişisel yetiler, kabuller,  özgül deneyimler vardır. Bunlar  insanları çıkışı farklı yollar üzerinden aramaya zorlar.

Her örgütte organize olup yapılan asgari bir iş vardır. Yol-yordamın hayattaki gerçek karşılığı, işte örgütün bu örgütsel işlerindedir. Bunlarda ortaklık olmadan, yani işbölümünde anlaşıp işleri paylaşmadan yol-yordam tutarlığı sağlanabilir mi?

Örgütte birinin yaptığı diğerinin işini kolaylaştıracak, belirli bir kalite tutturulacak, ayrıca parçalar birbirini tamamlayacaktır. Yol-yordamın, işbölümünün devamlılığını sağlayacak olan ise örgütlenmeyle yaşatılan o hevestir

Gelelim hevese. O, örgütle bağlı kalmanın duygusal yanıdır. Özellikle gönüllü bir örgütte yer almayı, kişisel yarar ihtiyacını gidermek değil, aidiyet ve doyum almak sağlar kanısındayım. Ait olduğunu duyumsamak örgütte kendisinden bir şeyler bulmaktır. “ Bu küçücük apartman dairesini derneğe kiralayacağız diye ekip olarak az mı çile çektik?”  diyenlerin gözünde o dernek kendilerinden bir parçadır.  Derneğin mekanı, o küçük dairede keyfin istediği her an bulunabiliyor olmak onları hevesli tutar. Ya doyum? İç dünyalarımızda eksikliği duyumsanan şeylerde, o ihtiyaç açığının kapatılışıdır doyum. İnsanların duygusal ihtiyaç sıralamasında aidiyet arzusunun doyurulması yer alır. Ama yalnız o mu? İnsanlar  sıradaki diğer ihtiyaçlarda da doyum arar. Beğenilmek, takdir edilmek ve varlığının değer yarattığını anlamak, kendisini anlamlı bulmak başlıca doyum aranan konular olarak sıralanır. Bu yüzden  bazen söyleniveren “Bu örgütte kimse vazgeçilmez değildir.” lafında kanımca dikkatli olmak, bu bildirimi  “hizaya girilsin” diye olur olmaz  kullanmamak gerekir.  Ancak, zorunlu hallerde, yeri ve zamanı gelince...

Örgütlü olmak ya da olmamak konusunda, birbirine etki eden, ama farklı yönlere işaret eden gereklere bakmayı öneriyorum. Bunlar bir arada yerine getirilmeden örgütlü olmak güç iştir. Ortak amaçla yola çıkılsa dahi, sağlıklı bir liderlik işlevinin, usuller ve kurallarda oydaşmanın, bir heves ortamı yaratma sürecinin yan yana bulunması örgütlü olmanın başta gelen etmenleridir. Ya bir örgüt var sanıp gerçekte örgütlü olmamak? Onu sağlamanın yolları ise öyle çok ki.

(*) Örgütlü olmak ya da olmamak biçimindeki başlığın örgütlü sözcüğü yerine kısaltmaya bilinerek yer verilmiştir








5 Şubat 2026 Perşembe

SÜREÇ İLE SONUÇ


Lisede seçmeli dersler arasında bir vakitler psikoloji bile vardı. Bir anda seçmiş bulundum. Kazara oldu diyebilirim. Fakat iyi ki seçmişim. Şimdi notlarını tuttuğum deftere bakıyorum, bu yaşımda, o el yazmalarımdan kopya çekip şuna buna pek bilirmiş gibi tafra yapabildiğim bile oluyor.


O havasını attıklarımdan biri mutlu olmak fikridir. Öğretmenimden ilk kez duymuştum : ”Mutluluk hedefe varmak değil, o yolda yolcu olmaktır.”. O günden sonra yollar ile varılmak istenen yerlerin bağlantısı dikkatimi çeker olmuştu. Yıllar geçti. Bir gün Talat Halman ile yapılan söyleşinin kitabı Aklın Yolu Bindir’i(#) okuyunca, sonuca giderken katedilen sürecin belki de sonuçtan daha değerli olabileceğini iyiden iyiye ve sevinerek sezdim. Çünkü aklın yolu bin ise, yollar arasından  birini seçmek hüner gerektiren değerli bir iş görünmeye başladı bana.

Çoğumuzun hayali sonuçlara dairdir. Çünkü hayal bir dizi görüntü ve onun yaratacağı duyuşun tadıyla var olur. Zaten vizyon  kelimesi Latin dillerinde ‘görmek’ eylemiyle ilişkilidir. Bir seyahatin hayalini  kursanız, o yolculuk esnasındaki yaşantı manzaraları ile yetinirsiniz. Vizyonunuzda onlar vardır. Oysa o hayalin işaret ettiği sonuca sizi götürecek serüven dolu, belki yıllarınıza bedel olacak bir süreç  söz konusudur.


Ama durun bir dakika : Süreç yalnızca geçecek süreyi, sonucun yıllar alabileceğini anlatmaz.  Süreç saatin biteviye tiktakları, takvimde etrafı birer birer daireyle çevrilecek günler değildir. Daha fazlası vardır. Elinizden istenmeden kayıp gidene “Süreç içinde döner.” derseniz “Hele bir zaman geçsin,  gelir.”  demek istiyor olabilirsiniz. Ola ki, zamanın görüşleri değiştireceğine  güvenirsiniz. Süreç, size göre, takvimde ilerlemekten ibarettir yani. Günler geçecek, kafaya “dank” eden o an gelecektir.  Ama başka türlü de düşünüyor olabilirsiniz. Yani  “Bir şeyler yapılırsa işler farklı seyredebilir. Böylece kayıp gideni yeniden kazanmak mümkün olur.” diye akıl yürütebilirsiniz. Bu ikinci durumda, süreci, zamanın geçişinden öte,  yönetilecek, dikkatle ve sırası geldiğinde seçilecek adımlardan, karşılaşılan aksaklıkların giderilişinden oluşur görüyorsunuzdur.  Derin yaraların iyileşme süreci, yalnız takvimin geçişini değil, ciddi bir tedaviyi de içerebilir.


Süreç, yol ve yordamı kapsar. Yani hem gidilecek güzergahı; hem de aracı, nelerde mola verileceğini, sürücülerin nasıl görev alacağını, menzile doğru ilerledikçe yol hakkında bilgi alınacak noktalar gibi işin usul yanını ortaya koyar. Usul, basitçe biçimsellikle anlatılamaz.  Usulde  bir anlam da saklı olabilir. Süreç dediğim, özü ihmal edip sırf biçime odaklanmaktan başkadır.

Son yıllarda hukuk ile fazlaca haşır neşir olduk. Bu arada önemli bir şeyi öğrendik. Meğer usule esastan önce bakılırmış. Atılan adımlar, izlenen sıra, olayların ilişkisinin kuruluşu, özünde neyin iddia edildiğini, neyin savunulabilir olduğunu, yani sonucu geçerli ya da geçersiz kılarmış. Uygun olmayan usul ile ulaşılmak istenen esasa varılamazmış. Elinize baltayı alıp yeni kurşun kaleminizi açabilirsiniz, ama bu, her durumda ve herkes için ne kadar geçerlidir? Hafif nemli yıkanmış tül perdeyi asarak ütülenmiş gibi kırışıksız yapabilirsiniz. Ya bu usulü pantalonunuzda denemeye kalkarsanız?

 

“Sonuca hizmet etmeyen süreçteki her adım çöptür. Aman o adımı atmayalım.” diye düşünenler çoktur. Süreç, İşe yarar olmak için mutlaka dolaysız ya da dolaylı olarak sonucu sağlamalı, sonucun bir parçasını meydana getirmeli, en azından murat edilene hızla ya da daha ucuza erişmeyi desteklemelidir. Bunun aksine sonuçla çelişik, yolun sonunda onu yok edecek adımlara muhakkak surette izin vermemelidir. Örneğin demokrasiye, demokratik olmayan uygulamaları her geçen gün artırarak ulaşılamaz kanısındayım.

Süreçler esnasında ilginç durumlarla karşılaşılabilir. Örneğin süreç içinde ilerlerken, sonuçla bağlantısı olmasa da becerilerde gelişim sağlayacak, gelecek uygulamalarda yenilik getirecek  fırsatlar çıkabilir. Hazır bu olanağı yakalamışken, sonuca hizmet etmeyecek diye denemeyi bir kıyıya bırakmak akıllıca olmayacaktır. “Şimdi gelişme düşünmenin sırası değil. Sonuca giden en kısa yolu izleyelim.” demeden önce ne kazanılacağını hesaba katmak gerekir.  Belki de benzer bir fırsat için uzun süre beklenecektir.

Sonuç, önlenmesi mümkün olmayacak kadar zarar görecekse o başka. Ama çoğu durumda, süreçte bir iki sapmayla aynı sonucu sağlayacak adımlar atılabilir ve süreç bir anda kazanılacak yan sonuçlarla daha yararlı kılınabilir. Böyle ortaya çıkmış icatlar vardır. Teflon onlardan biri. Soğutucu gaz için yapılan deneylerde bir tüpteki gazın beklenmedik şekilde katı bir maddeye dönüştüğü gözlenince yapışmazlık ve yüksek direnç özellikleriyle işe yarar bir icada dönüşmüştür(*).

Ben mi yanılıyorum, sanki konuşmalarımızda sonuçlara süreçlerden daha çok yer veriyoruz. Resim kursuna başladığı bildirene, “Haydi bakalım senin de sergine geliriz.” diye cesaret vermeyi tercih eder; söyleşirken kursa, eğiticilere, zorluklarına, nasıl ve ne kadar yol alındığına pek yer vermeyiz. İletişimde önce sonucu tanımaya, belirlemeye uğraşmak elbette anlamlıdır.  Öncesine evet. Ya sonrası ? “Kervan yolda düzülür. Başladık ya, sonu gelir.”, “Orası mı? Allah kerim.”, “İlgilenecek nasılsa bulunur.”  ile sonu çıka çıka hüsran olan nice iyi niyetli başlangıç bilirim. İyisi mi sonuç süreçten daha önemlidir demeden, yeterli en ve boyda, sıkı gözenekli bir tercih eleme süzgeci kullanalım. Bununla da yetinmeyelim. Önümüzde anbean yönetilecek, gerektiğinde bir iki geri adımla çok daha ileri gidilecek, başkalarıyla da yürünmeyi gerektirecek, olası risklerine önlem geliştirilecek, yenilik fırsatları çıktı mı ele alınıp geliştirmeleri yabana atılmayacak bir yolculuğa çıktığımızı bilelim.

Fotoğraf kaynağı : https://www.anotherworldadventures.com/a-voyage-to-sail-cape-horn-in-2024/

Not : Yazının ilk halindeki düzeltme önerileri için Cem Kayalıgil’e teşekkür ederim.


(#) Cahide Birgül (Söyleşi), Aklın Yolu Bindir “Talat S. Halman kitabı”, İş Bankası Kültür Yayınları, 2003
(*) https://tetkik.com.tr/2025/08/03/teflonun-sasirtici-hikayesi/

5 Ocak 2026 Pazartesi

 Muhtarlıkları kapatmak mı?


Geçenlerde mahalle muhtarımızın bir buçuk yıllık muhtarlık çalışmalarını anlattığı geniş katılımlı bir oturum yaptık. Bu toplantının duyurusuna, muhtarlıkların kaldırılması girişiminden söz edilerek giriş yapılmıştı. Başarılı bir sunum yapılan bu etkinlik duyurusundaki böyle bir giriş üzerine, muhtarlar ve mahalleleri biraz yakından düşünmek istedim.

Muhtarlıkları yok etmek mahalleleri yok etmek anlamına gelecektir. Bu yok ediş yapıları, sokakları, parkları, işyerleri ve insanlarıyla bir yerleşimi ortadan kaldırmak biçiminde olmayacak tabii ki. Fakat muhtarlıkları kaldırmakla mahalleler topluluk özelliğini, iradelerini yitirecek. Yaşantılarını yakından ilgilendiren konularda taleplerini seslendirmek, takip etmek, yaşam çevreleriyle ilgili kararları nasıl değerlendirdiklerini bizzat kendileri yansıtmaktan mahrum kalacaklar. Yani adeta bir kimlik yitimi yaşanacak.

Oysa günümüzde insan hakları gibi hemşerilik haklarının varlığı da kabul ediliyor. Kent hakkı adıyla anılan bu haklar tanımlarda kalmıyor, kurallaştırılıyor, takip ediliyor. Bir kentte, her ne biçimde olursa olsun yaşayanlar, hemşeri kabul ediliyor ve oradaki olanaklardan yararlanmak, orasıyla ilgili kararlarda söz sahibi olmak hakkını elde etmiş sayılıyor.


Hukuk, “hak” kelimesinin çoğulu olarak “haklar”dan türemiş.  Haklar dahil, toplumsal ilişkileri düzenlemek amacıyla konulan, maddi yaptırıma bağlanmış  ve uyulması zorunlu kurallara hukuk demişiz. Özel bazı hakların varlığı nedeniyle hemşerilik hukuku da var. Aynı biçimde mahallelik hakları, komşuluk haklarının olduğunu, bunların da kendi hukukunu doğurduğunu söylemeliyim.

Nitekim hemşerilik ve komşuluk hukuku yasalarımızda düzenlenmiş. Bunlar genellikle yerel yönetime katılım, mülkiyet ilişkileri ile rahat kaçırıcı, huzur bozucu durumların giderilmesini, gerektiğinde yargı kararıyla yaptırımları kapsıyor. Ama benim üzerinde durmak istediğim bunların ötesinde mahalleli ve komşu hakları, yani mahalleli ve komşu hukuku.


Ortak mekanları, benzer koşulları paylaşmanın  getirdiği karşılıklı anlayış, belli hakları yaratır.  Paylaşılan mekanlardaki ilişki hukukun kaynağı nedir? Yazılı olmasa da  yerleşik, tekrar edile edile alışılan pratik kurallardan. Toplumsallık bunu getirir. Yaşam  bu hukuk aracılığıyla kolaylaşır,  daha güvenilir, keyifli hale gelir. Kısacası yaşam kalitesi yükselir.


Uygar insanların birbirine, çevrelerine duydukları saygı gereği uyulacak davranış ilkeleri vardır elbette. Uygunsuz yer ve saatlerde gürültü yapmamak, eline geçen her atığı orta yere bırakmamak, otomobilini başkasının aracını engellemeyecek biçimde park etmek... gibi uygar insanların her yerde uymaları beklenenler.

Fakat bunlar  komşuluk hukukunun kapsamını açıklamaya yetmez bence. Uygar olmanın gereklerinden öte bir kapsamı düşünmelidir. .Kapınızı çalan herhangi birini içeri buyur eder misiniz?  Uygar biri olmanız bunu gerektirir mi? Hayır. Ama evinin anahtarını unuttuğu için kapıda kalan komşu çocuğunu yakınları gelinceye kadar evinizde konuk etmeniz beklenir.   Birkaç gün geçmiyor ki camilerimizden bir mahallelimizin vefatı duyurulmasın. Bunların her birinde nezaketen taziyeye gitmeniz gerekli mi? Tabii ki hayır. Fakat  30 daireli 25 yıldır oturulan apartmanda bir dairedeki eşin ani vefatı üzerine başsağlığı dilemeye, on beş gün boyunca yalnız 4 komşu daire sakininin uğraması, komşuluk hukukuyla ne kadar uyuşur? Ya emanet etme tutumlarımız? Komşuluk ve mahallelik hukukunda, sizin olanın bir süreliğine başka birinin elinde sizin elinizdeymiş gibi korunacağını bilmek bence bu hukukun güzel bir yanıdır. Evcil hayvanınızı, çiçeklerinizi, kargodan size ulaştırılan gönderiyi kaygı duymadan yakın komşunuza, bir mahallelinize  bırakabilmek hakkı insana kendini nasıl da iyi hissettirir.  

.   

Elbette üzerinden neredeyse yarım yüzyıl geçtikten sonra  80’lerin sevilen dizisi Perihan Abla’daki gibi birbirine yapışık mahallelik, sımsıkı bir komşuluk hukuku beklemek artık doğru değil. Çünkü pompalanan tüketim, daralan vakitler ve çeşitlenen kendini ifade imkanları ile konforlu yalnızlıklar hep farklı olmaya, küçük grupçuklar halinde ayrışmaya ve orada kalmaya teşvik ediyor bizleri

Olsun varsın. Yine de bir uçta her bir komşunun her şeyini didik didik eden komşuluk ilişkileri, öteki uçta arada bir kısacık asansör yolculuğu karşılaşmalarında bile birbirini tanımazdan gelmek arasında bir yerlerde kalarak  ilişki kurulabilmeli.

Bu konuda katılmadığım düşünce, önce bireyler arası ilişkilerde kişi haklarına saygı olmalı sonra komşuluk hakları konuşulsun fikridir. Önce herkes balkonlarından halı silkelememeye, izmarit fırlatmamaya, çöplerini vakitli vakitsiz kapı önlerine saçmamaya, tedbirsizce yemek kokularını bütün çevreye yaymamaya, çocuklarının gürültüsüne bir son vermeye alışmalı, sonra komşuluk gelsin demek, bana sorarsanız sorumluluktan uzak durmanınn bir yolu. Buna karşılık bu anlayış,  samimiyetle sürdürülecek güler yüzlü bir yaşantının, değer yaratmayı uzaklara gitmeden yakın çevrede olası kılmanın yolu değildir.

Ahlaki değerler bir bütün ve tümü doğuştan edinilmiyor. Ahlakın aile, arkadaşlar, mahalle, alışveriş, okul, iş, geziler, tanışıklıklar gibi yaşam boyunca sürdürülen  bin bir çeşit ilişkiden türetildiğine inanıyorum. Davranış ilkelerinin,  “aile terbiyesi”,  okul disiplini, “iyi” insanların arasında olmak gibi mecraların zorlamasıyla birer kalıp gibi yerleşip asla dönüşmeyeceği ne kadar gerçekçidir?


Yerleşmiş uygulamalara elbette gönüllüce katılmayanlar da çıkar.  Ama rasgele adımlarla yürüyen bir grup insanla, yeterince süre geçer ve  grupla yürüyüş kesilmezse  adımların aynı ritme girdiği gözlenmiş bir gerçektir. Çünkü toplulukla uyum rahatlatıcıdır. Uyum varsa herkes yakın çevresinden ne beklenebileceğini rahatça tahmin edebilir. Karşılıklı güven, anlayış artar. Yaşam kalitesinin yükseltilmesi için cesaretle yeni uygulamalara girişilebilir. Komşulukta da böyle olabilir.

 

Mahalleli ve komşuluk hakları için mahallelerimizde birer kampanya başlatmak çok mu zor? Bu haklarımızı birlikte konuşarak ağır ağır tanımlasak, bir bir duyursak, mahallemizde bu haklara dair gözlem ve değerlendirmeleri muhtarlıklarımız, semt derneklerimiz aracılığıyla yayımlasak. Belki   bu yolla bir ilki başlatırız. Olur a, anlamak istemeyenlere muhtarlıkları kapatmanın yersizliğini de gösteririz.

                                                                                                                                                               
   






4 Kasım 2024 Pazartesi

Kötü Öğretilen İyilik

 İyi ile kötüyü ayırmak insanlığın çok eski sorunlarından biri. Çünkü tercihler terazisi yaşamın her anında bizimledir. İyi mi ediyoruz, yoksa fark etmeden kötülük mü? Nasıl, nereye bakarak ayıracağız?

2500 yıl öncesinden Aristo’da iyi, “kendisi için istenen” bir şey, kendisinden öte herhangi bir şeyin elde edilmesi için bir “araç olarak istenmeyen” şey imiş. İyi, amaçlanan olmalı, bir yere ulaşmanın yolu olmamalı diyor.

Bunu ahlak çerçevesine yerleştiren de olmuş. Kant’a göre bir şeyin iyi ya da etik olmasının en önemli şartı iyi niyettir. İyi niyetin temelini ise Kant tercihin ödev gereği yapılmasında görür. Ünlü filozofa göre bir eylemde “bütün insanlar böyle yapsa evren nasıl olur?” diye düşünür ve eğer olumlu cevap verebilirseniz bu eylem ödev etiğine uyuyordur.

İyiyi, hedefi sağlık olan seçim diye görebiliriz. Sağlıksıza karşı sağlıklının tercihi iyiliğin kaynağıdır. Nedir sağlıklı olmak? Hekim bir ana babadan hep duyduğum tanımı severim: Sağlık, bedenen ve ruhen toplumla, doğayla uyuma işaret eder. Sağlığına kavuşmaya ‘iyileşme’ deriz. Bu, sağlık ile iyinin bağlantısının en doğru işaretidir.

İnsan açısından iyi olmanın sağlık ile ilişkisi böyle. Uyumu ile uyumsuzluğu tartıya koyacağız ki sağlıklı olanı bulalım. Ya toprak, sokak hayvanları, vadilerdeki ağaçlar, deniz ve gökyüzü için, toplum için iyi nedir? İnsanlar için iyiyi seçmek, fiziki ve zihinsel uyumu istemek ise, canlı cansız bütün diğer varlıkların da fiziki varoluşları, yaşamı sürdürmeleri ve değişimlere verecekleri tepkilerle uyumu korumaları amaçlamak iyiyi belirleyecektir. Yani tartıya vurulacak olan yine uyumdur. Uyum var mıdır, kurulabilecek midir?


Uyum da uyum diye tutturmuşuz. Ya uyumsuzluktan doğan değişim, yenilik, devrimler? “Uyumsuzluk var öyleyse bu yapılan iyi olamaz” dersek hiç iyi yenilik, iyi değişim, iyiyi getiren devrim yok mudur? Burada uyumun ölçeğini düşünelim diyorum. Örneğin bir ülke coğrafyasına karşılık tüm evren. Elbette ülke ölçeği ile evren ölçeği başka başkadır. Buralardaki uyum da öyle başka başka olabilir. Ülkede uyum kültür, evrende uyum ise göksel cisimler üzerinden düşünülebilir. “Evren dünya merkezlidir” inanışıyla uyum sürdürülseydi, insanlık Kopernik Devrimini yaşayabilir miydi? Kopernik 16. Yüzyılda Batı’da, ülkesi insanlarıyla uyumlu kalmak yerine daha büyük ölçekli bir uyumun anahtarına yöneldi. Yerkürenin güneşe ve aya uzaklıklarının değişiminin fiziksel açıdan ancak dünyanın hem güneşin etrafında ve hem de kendi etrafında dönmesi ile uyumlu olacağını fark etti. Böylelikle Kopernik İki ayrı sağlıklı sonuca yönelmişti. İki ayrı iyiyi temin ediyordu. Birincisi evrendeki varlıkların bilgisiyle büyük ölçekli bir uyumu, ikincisi bu bilginin yayılmasıyla astronomlardan başlayarak yeni fikrin zamanla toplumun daha geniş (resmi ve sivil) kesimlerinde kabul edilmesi ile yeni bir uyumu temin etti. İleriye, gerçeğe doğru her adım, uyumu artıracağı için iyilik adayıdır. Bağnaz bir topluluğa uyumsuz olup açık düşünceyi içtenlikle savunmak da, zaman içinde daha büyük topluluklardaki insanları birbiriyle ve daha geniş doğayla uyumlu kılmak da iyinin işaretini taşır. Çünkü daha büyük ölçekli uyumu, oradaki sağlığı hedefler.

Buradan yola çıkarsak kötü için bir şeyler söylenebilir. Sağlıksız olana dönüşecek, toplumun, doğanın, insanlar arasındaki ilişkilerin uyumunu artırmayıp tam tersine zayıflatacak tercihler iyilikten uzaktır, kötüye eğilimlidir. Yalan kötüdür: başkalarının gerçek ile uyumuna zarar verir. Nefret yaymak kötüdür: bütünlüğün uyumunu bozmayı hedef alır. Adaletsizlik kötüdür: ele geçen hak edilen, razı olunan değildir ve bunu fark edenlerin endişe etmeden, özgürce, diğerleriyle uyumlu davranma ortamını yok eder. Eşitsiz rekabet kötüdür: kapasitesiyle aslında gelişebilecek olanların önlerini tıkayarak kendilerini gerçekleştirme arzularını köreltir,  böylece insan olmaktan gelen ihtiyaçları karşılama uyumuna engel olur. Ama her kötü, orta yerde, yalan, nefret veya adaletsizlik kadar apaçık durmaz. Her zaman erkenden akla gelmez, fark edilmesi zaman alır. Daha vahimi böyleleri iyilikmiş gibi görünür. Böyle işlere iyilik yapıyorum diye girişilir. Duymuş olanınız çoktur: “Çok iyi niyetle başlamıştık. Sonu neye vardı!”. Bir de “Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir.” denir ya, öyle doğrudur ki.

Bütüne bakmadan, dar bir açıdan iyi görünen, gerçeğin geniş ufkunda bambaşka sonuçlar verebilir. Çocuklar doğa dostluğunun iyiliğini görsünler diye ağaç dikmeye yönlendirilir. Sonra benim gibiler, yaş aldığında bulduğumuz boşluğa elimize geçen fidanı dikince keyif alır oluruz. Bunu yaparken uzakta kalmış bitki örtüsüyle, oraya önceden dikilmiş fidanlarla, iklim ve zararlılarla, yeraltı kanal şebekeleriyle, imar ve kentleşme düzeniyle uyumu ne kadar gözetiriz? Oysa fidan bu bütünün içinde yaşayacaktır. Uyum, bütün içinde sağlıklı kalmayı gerektirir.

Her şeyi kendini tarif eden çerçeve içinden, bağlantılı olduğu diğer şeyler üzerinden anlamamız esastır. Bağlamından kopuk ele alınırsa, çok iyi bildiklerimiz bile doğru olmayabilir, sağlıklı kalmayabilir. Keyif almayı düşünün örneğin. Alınan keyfin iyi olup olmadığı bağlam ile değişebilir. Enfes bir yayla manzarası karşısında dinlenen, günlük sorunlarını çözmüş biri olup keyif almak da, anlık keyif aldığı maddenin bağımlılığı ile çevreden koparak ağır ağır kendini zehirlemek de vardır. Yani iyi olmak bağlamla da ilgilidir. Çalışkan olmak hep iyi diye övülür. Fakat ne adına çalışmak, ne gibi bir çerçeve içinde kalarak ter dökmek? İğne ile kuyu kazarken arı gibi çalışkan olabilirsiniz. Ancak bunu sağlıklı, hedeflenen sonuç ile uyumlu bir eylem saymak olanaklı değildir.

Öğretmen bir gün sınıfına dönüp “Pislik nedir?” diye sorar. Öğrencilerin yanıtları çeşitlidir, ama hiçbiri tam olarak onun istediği değildir. Öğretmen “Pislik olmaması gereken yerde bulunan maddedir. Bakın arkadaşlar, yemeğin suyu ekmek banarken pislik değildir, ama bembeyaz gömleğinize damladığında..” sözleriyle anlattığı terimi açıklar. Koşullar, bir tercihin sağlıklı olup olmadığında etkilidir. Bize anlatılır ki, karakterde tutarlılık iyidir. Tutarlı karakteri olanlara güvenilir, saygı duyulur. Tamam da, kırk yıl geçse dahi bildiğinde milim kıpırdamamak mıdır tutarlılık? Değil. Sağlıklı olan, neleri hangi koşullarda ısrarla savunacağını anlamak olduğu kadar, koşulları sürekli izleyip zaman zaman başkalarının fikirlerini içtenlikle almak ve gereğini yapmaktır. Yaşam ilkelerinde, duyarlıklarında tutarlılık ile atılacak adımlardaki, uygulanacak yöntemlerdeki tutarlılık bir olamaz. Koşulları incelemeyi bilmeden tercihin iyi yönünde olması güçtür.

İyiyi öğretmek, iyiyi yaymak, iyiyi baş tacı etmek isteriz. Gece gündüz demeden buna gayret edenimiz çoktur. İyi için ne çok özveride bulunulur bilirsiniz. Bunu yaparken bütünselliği yani etkileşimi yakalamazsak, iyiliğin hangi bağlamda yani ne gibi bir senaryoda geçerli olacağına değinmezsek, koşulların değişebildiğine yani dinamiklere, belirsizliklere dikkat etmezsek elde edilen her sonuç durumun sağlığına yaramaz. Hatta zararlı bile olabilir. Bu endişemize karşın eğri oturup doğru konuşalım: bu iyiyi bulma işinin zorluğunu itiraf etmeli. Bütünü, bağlamı, anlık koşulların getirdiğini dikkate almak pek zahmetli olabilir. Onca özeni göstermek hazırlık ister, plan ister, kendini eleştirmeyi ve başkalarıyla örgütlü davranmayı ister. Gerekenleri ıskalayıp yükten kurtularak iyiliği kötü öğretmek öyle kolaydır ki, insan iyiyi anlatacağım derken…

Yazıda geçen Aristo hakkındaki bölüm filozofunyolu.com sitesinden, Kant hakkındaki bölüm antalyatabip.org sitesinin İyi Niyet ve Ödev Ahlakı sayfasından alınmıştır. Kopernik Devrimi e-dergi. tubitak.gov sitesindeki bilgilere dayandırılmıştır.


15 Haziran 2024 Cumartesi

Tempo yalnız el çırpmak değil

İlkokul çağında pek de uzun boylu düşünmeden şiir yazasım gelmişti bir gün. Aklıma eseni o günlerimde ağır ağır düzelterek

 Tık tık eder durursun 
 benim cici saatim
 ama geri kaldın mı 
 kötü olur şu halim


yapmıştım. Durduk yerde saat de nereden çıkmıştı? İlk kol saatimin alınmasına daha dört yıl vardı. Galiba şundan: Kurmalı saatlerin çalışmalarına bayılırdım. Babamın Hislon marka kol saati vardı. Komodinin üzerinden kaptım mı kulağıma dayardım. İşittiğimde o düzen hayranlık verirdi. Yahu küçücük avucumun içindeydi işte.. Olan bitene aldırış etmeden biteviye işleyen, kendi halinde, kendine yeten minyatür bir dünya. Bugün anlıyorum ki, o kurmalılar işleyişlerinin mükemmelliğinin yanında bir de çevre dostu imişler; ne pil istelerdi, ne de kimyasalları.

Sonra zamanın kısa ya da uzun ama eşit parçalara bölünmesi ve tekrarlar ile karşılaşır oldum. Pek çok çeşitlisi vardı.  En başta, hani vardı ya,  bayramların resmi geçitlerinde. Önlerinden geçen okulları valinin, belediye başkanı ve kolordu komutanının ayakta selamladığı portatif tribüne yaklaşırken, sol ayak ile bandonun davulunun uyumu... Hep aynı ayağım yere değdiğinde, tam o anda, duyduğum “Güm”ü hep özlerdim, hala da özlerim. Anlayamadığım bir nedenle bana ailenin dışında, kendi başımayken de var olabilecek farklı bir güven, bir aidiyet duygusunuı tekrar tekrar tattırırdı.

Tempo tekrardır. Ama yankı gibi bir tekrar değil. Aynı fıkrayı defalarca anlatana “Yine mi?” demede akla gelen tekrar (“Off yaa”)  gibi değil.  Ölçülüdür. Tempo zaman üzerinden bir ölçünün tekrarıdır.  Arı kanadını saniyede 250 kez çırparmış, kuşlar ise yalnızca 25 kez. Uçarlarken arılarla kuşlar aynı süreyi iki ayrı ölçüde bölerler, hem de on kat farklı ölçülerde.

Tempoda ölçü ve tekrarın yanında bir şey daha zorunludur: hareket. Arı kanadını yukarıdan aşağıya indirir, tokmak davulun derisine değer, saatte pandülün yardımıyla gidip gelen dişliler birbirine vurur, sis içindeki Bolu Dağında yol kıyısı işareti sarı renkte parıldar ve söner. İnmek, değmek,  vurmak, parlamak… Kısacası hareket. O yoksa, eylem olmadan tempo da olmaz.

Düzeni ve hareketi duyularımızla algılarız. Vücudumuz kimyasındaki ufak değişikliklerle yanıt verir.  Bu ufak değişiklikler, tekrarlar sürdükçe birikir. Bir noktada duyguları tetikleyecek düzeye erişir. Tempo  yeterince devam edecek olursa uyarılır, kiminde korkar, kiminde heyecanlanır,  heveslenir, hatta sevinç duyarız.

Korku salan tempoları da unutmamalı. Filmlerde izleyici bunlarla nasıl gerilir bilmeyen var mı? Tehdit algılamadığımız uygun tempoları düşünelim şimdi. Beden hareketleriyle uyacak olursak daha da hoşumuza gider bunlar. Çünkü vücuttaki kimya değişikliğine yeni süreçler katılır. Yeni katılan kıpırtılar eskilere uygun adım eşlik etmeye başlamıştır. İşittiğiniz tempoya başınızı öne arkaya sallayarak eşlik edin, bir de başınız sabit tutarak yalnızca tempoyu dinleyin. Farkı anlayacaksınız.

Sahneden yükselen “Haydi tempo!” sözüyle ne yaparız? Elleri birbirine çarparak düzene uyarız. Biraz daha ileri gidip sallanır, yanımızdakilerin omuzlarına değer, ayaklarımızı usulüne göre yere vurmaya  başlarsak aldığımız haz artacaktır. Haydi bakalım.. Dansa bir adım kalmıştır. O büyülü hareketlenmeye, dansa, çok yakın yerdeyizdir artık.

 Kitleleri tempo ile coşturmanın pek çok   örneği var.  Karnavalların, festivallerin,   barışçı kitlesel gösterilerin bir tempo   eşliğinde sokaklarda akan o rengarenk   ahengini keyif alarak izlemek gibisi   yoktur.

  Tempo, birlikte olmanın, pay almanın   coşkusuyla sınırlı değildir.   Özgüveni     artırmak yoluyla yaratıcılık   ve verimi   olumlu etkiler. Dinamik olmayı, hareketli kalmayı teşvik eder. Zorlanmanın verdiği güçlük daha az duyulur. Tempo ile yapılan jimnastiği düşünün. Diğer zamanlarda olsa kolunuzu, bacağınızı ağrıtacak esnetmeler kolayca yapılabilir, hem de defalarca, değil mi? Tempo işini görmüştür.


Tempo ile hızlı olmayı karıştırmamalı. Futbol karşılaşmalarını anlatanlar bazen bu hataya düşüyor. “Beşiktaş tempo yapınca kazandı.”. Tuttuğum takımın kazanmasına sevinirim elbette, ama artan hıza tempo denilmesine sevinemem. Tempo başka. Daha çabuk olunmuş, oyuncular her dakika daha çok yer değiştirmiştir. Fakat ayaklar arasında gezinen top saatin tıklamaları gibi gidip gelmemiş, kaleci topu elinden (ya da ayaklarından) hep aynı sayıda adım atıp çıkarmamıştır ki buna tempo diyelim.

Temponun düşüğü de olur, yükseği de. Askerin matem temposu adımlarıyla heybetli, kararlı bayram töreni geçiş adımları bunların örneğidir. Yaşamımızda asla temponun olmadığı zamanlar gibi, çok düşük, ortalama ya da yüksek tempoda geçirdiğimiz anlar vardır. Tabii yaklaşık tempolar, yani tamı tamına olmasa da birbirine yakın uzunlukta zaman ölçüleriyle tekrar edilenler olur.  Düzenli uyku uyuma alışkanlığı örneğin. Uyanık ve uykuda geçirilen süreler günden güne aşağı yukarı aynı tutulursa, bir uyku-uyanıklık temposu yakalanmıştır diyebilirim.

Peki, herhangi bir tempo, asgari kaç kez tekrar edilirse oluşur? İki üç, ya da dört tekrar yeter mi? Bence tempoyu kararınız belirler. Hangi faaliyete, ne gibi sonuç için yaşamınızın bir bölümünü ayırıp karar verdinizse onun süresince yapılan tekrarın sayısı esastır.  O yüzden kişiden kişiye, konudan konuya, o yaşam diliminizin koşullarına göre değişir.

Diyelim bir kitaba başladınız. İlk birkaç sayfadan sonra örneğin “Günde yaklaşık 25 sayfa” kararı temponuza ilk biçimini verecektir. Belki ilerledikçe pek kolay olmadığını görüp “Haydi diyelim 10-12 sayfa” yapabilmeniz elbette olanaklı. Önemli olan neyi ne kadar yapacağında kararlı olmaya alışmak ve onu kararın konusu bitinceye dek sürdürmek.

İmalat, madencilik, nakliye  işçilerine, işin zorluğuna göre, iş tamamlanıncaya kadar düzenli aralarla mola verilmesi önerilir.  Çünkü çalışanlar her seferinde bir dahaki molaya kadar daha kolay motive olacak, yorgunluk az da olsa atılacaktır, hele bir doyasıya nefeslenilsin.

Tamamı temposuz geçirilen bir ömür var mı, varsa nasıl olur? Bana sorarsanız, yaşamı tamamen rastlantılara bırakmak, hep fırsatları kollamak, kendini başkalarının iradelerine bırakmakla temposuz olunur. Oysa tempoyu yapılabilir mi diye denemeli, farklı tempoları tanımalı, kullanabilmelidir insan. Tempoyu sorgulamak, farklı tempoları denemek faaliyetlere (ve dinlenmelere) renk katar, yaptıklarımızı tek tek ayrıştırarak daha yakından anlamayı, daha sağlam değerlendirmeler yapmayı sağlar.

Örgütlerin yaşamında da temponun önemi yadsınamaz. Son günlerde hep duyar olduk: Ayda bir kez saatler boyu süren Halk Toplantısı yapan ilçe belediye başkanları var. Temsilcilerin her dönem dönüşümlü görev aldığı meslek örgütleri, iki haftada bir faaliyetlerini, proje gelişmelerini, gönüllü görevlendirmeleri üyelerine ayrıntılarıyla duyuran, her sabah temizliğini nöbetleşe yapan  dernekler var.  Her Cumartesi günü yönetici, öğretmen, hizmetliler ve öğrencilerle düzenli özeleştiri yapan Köy Enstitüsü geleneğini biliyoruz. Güven yaratan bu tempolu tekrarlar, aidiyet, plan yapma, değerlendirme, yenilikçilik  ve geliştirmenin temel taşlarıdır.
 
Tüm yaşamımız tempolu olsun demek istemiyorum. Robotlarmışız gibi yaşayamayız. Asla yoktur böylesi. Ama şunu bilelim: Tempolu geçirdiğimiz süreler yaşamı makineleştirmek değil, irademizle hareket etmeye güç katmaktır. Çünkü kendi kaderimize hakim olmanın bir bölümü tempo kararlarmızdan kaynaklanır.

Benliğimizi güçlendirmek, adım adım bölüklerde doğru değerlendirmeler yaparak geliştirmek için kendi tayin ettiğimiz tempolu aralıklara yaşamımızda daha çok yer verelim.   Kendimize karşı adil olmak için benliğimizin irade oluşturma özgürlüğünü, bir süreklilik içinde adım adım uygulama disiplinimizi kuralım. Örgütlerde tempolar yaratıp güveni, bağlılığı tempoyu birlikte oluşturmak ve mutlaka sadık kalmakla sağlamaya bakalım. Bunu yapmak, yaşam çekirdeğimize yerleşik kişisel ve örgütsel hukukumuzu geliştirecektir. Tempo bu hukukun usule dair  yanıdır. Usul önemli. Çünkü usuller araçlarımızı verir. Amaçlara ise ancak doğru seçilmiş araçlarla varılabilir. Zaten hukukun temel prensiplerinden birine göre  “Usul esastan önce gelir.” miş. Ne doğru!..

7 Mayıs 2024 Salı

VİCDANA BIRAKMAK*

Her birimiz birer ‘vicdanlı insan’ olsak adil bir dünyada rahat yaşar mıyız? Bazılarının vicdanı kara da çektiğimiz her şey “kara vicdanlı”lardan mı ötürüdür?

Vicdan, insanlığın hep merakla ve çok önemseyerek üzerinde durduğu bir konu olmuş. Dönüp tarihe baktığımızda vicdan için akıl ve ahlâk temelinde felsefi, bazen de kâh dini kâh politik amaçlarla pek çok yorum getirilmiş.Onu, ilahi kudretin verdiği bir yeti olarak görenler olmuş.

Vicdanın üzerindeki gizem perdesini kaldırmak gerek. Çünkü vicdan öteden beri sorular sorulacak ve derinlemesine sorgulanacak bir kavram olmak yerine erişilmez düzeylere yüceltilmesiyle biliniyor.

Vicdan, önem verilen konularda içte yansıyan yargılamalardır. Yani kişinin kendiliğinden, öz ahlâki değerleriyle dolaysız bir biçimde yargılamasını sağlayan iç yetisi. Bir de kişiyi bunu yapmaya yönelten (motive eden) iç duyu imiş. Kişinin kendi edimlerini, tüm yapıp etmelerini ahlaki bakımdan yargılama yetisi vicdandadır. Bir başka ifadeyle vicdan, içimizin bilinci, kendi derinliğimizin bilinç düzeyidir derler.

Vicdan aracılığıyla kendimizi içimizde bir yargıç var gibi değerlendiririz. Burada birey, biri eyleyen diğeri o yaptıklarını izleyen iki kişi gibi oluverir. Siz hiç ayna karşısında ve etrafta kimseler yokken, ufacık ve bazı bazı da olsa kendinizi yargıladığınızı fark etmediniz mi?  İşte bununla, tam olarak antik Yunandaki vicdan kavrayışını yansıtırmışız biz insanlar. Vicdan bir de ahlâkın bireyin kişiliğini doğrulayan yanı. Benliğin işidir diye vicdanın başvurduğu ahlâkın her şeyiyle içimizden kaynaklandığını söyleyemeyiz. Dışımızın hem ahlâkı oluşturmada hem de onun kurallarıyla yargılama yapmamızda derin etkisi var.                                     

(Fotoğraf : https://imgflip.com/memetemplate/120274857/man-yelling-at-mirror)

Bakın hepimizin mutabık kaldığı toplum sözleşmemiz dediğimiz anayasa ne der: “Hâkimler, .. anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.” . Böyle diyerek yargıçların esas olarak vicdani tercih yapmalarını ister anayasa. Fakat bunu yaparlarken  kendi dışlarında belirlenmiş olgulara uyumlu olmaları, yasa ve hukuk bilgisine başvurma zorunluğunu belirler. Örneğin yasaların güvencesi altındaki hayvan haklarını düşünelim. Bir yandan sokak hayvanları çocuklara korku salıyorlar, insanlara tehdit olarak görülürler. Yargıçların  ve kamunun vicdanı bunu hoşgöremez. Sokakları bu hayvanlardan arındırmak vicdanın bir yanına doğru gelebilir. Öte yandan vicdanın bir de “Canlı bunlar. Yazıktır. Yaşasınlar, ama insanlardan uzağa, kırlara sürelim.” diyen sesi duyulur. Ya yasalardaki durum? Sokak hayvanlarından, onların canlarına kıyarak, ya da onları alıştıkları, karınlarını doyurabildikleri yerlerden uzaklaştırıp zorla kırlara bırakarak kurtulmaya izin verilmez. Yargıçtan vicdani hükümünü bunları söyleyen yasalara uydurması beklenir. Yani dışarıdan gelene de açık olacaktır yargıcın vicdanı.

“Dışarısı” demek diğerleri demek. Diğerleriyle etkileşim vicdanımızı biçimlendirmede etkilidir. Yaptıklarımıza karşılık gördükçe davranışımızın kabul edilip edilmediğini anlarız. Vicdan başkalarını izleyip tercihlerini anladıkça da oluşur. 

Ama araştırmacılar, bu dışarıdan etkilenme her birimizde aynı sonucu yaratmaz diyor. Yani vicdan, eninde sonunda yansız, dosdoğru, her akıllının varacağı aynı neticeyi verecek sanmayalım. Vicdana seslenmek, yaptığımız ettiğimize ahlâken haklılık kazandırmaz. Çünkü onun asıl işi kendi tutumuzu iç dünyamızda savunmak, haklı buldurmaktır. Vicdan, ille de başkalarını eylemimizin doğruluğuna ikna etme zorunluğu taşımaz. Vicdanın hepimizin ortak doğrusuna (neyse o artık!)  yönelik olduğunu düşünmeyelim. O yüzden, başta kulağa hoş gelse bile, Ankara Emniyet Müdürlüğünün dış duvarında yazan “Herkesin polisi kendi vicdanıdır.” sözüne inanmakta zorlanırım. Çünkü vicdanlarımız üzerinde süzülüp gelmiş izlenim ve değerler, bizlere özgüdür. Vicdanımın el verdiği bir şey, diğerine ters gelebilir. Üstelik bunlar duygularda sabitlenecek kadar çok defa tekrarlanmıştır, güçlüdür, kolay değişmez.

Vicdana kaynaklık eden bireysel ahlâkımızın, zaman içinde, kendimizin ürettiklerinden çıktığı fikrine daha çok eğilimliyim. Bu anlayışa göre büyük oranda içinde yoğrulduğumuz kültürün ve yetiştirilişimizin kazandırdığı yargılama yetimiz durmaz, gelişir. Yine nörobilimin kanıtlarıyla desteklenen bu fikre bakılırsa, yetideki gelişme, akıl yürütmeden ziyade sezgi kaynaklıdır. Ayrıca duygularımızın etkisindedir. Bundan ötürü öncelikle vicdana dayanarak doğrudan iyilik geleceğini beklememeliyiz. Ondan sonra diyalog, kanıtlama ya da topluluk iletişimi yollarından ziyade, vicdanı oluşturmada sezgi ve duygulara hitap eden yolları benimsemeliyiz. Ne ki o yollar? Bence onaylanma, doyum ve ödül. Bunlarla içimizde bir kıpırtı olur. Dışarının içimizdeki yansımalarına kalmıştır iş.  Alın örneğin suçluluk duygusunu. Gelişimsel psikoloji çalışmaları bir şeyi göstermiş: Kabahate yönelmemizi engelleyen bu duyguyu ateşleyerek kendi kendimize verdiğimiz değeri düşürmek, vicdanın işi imiş. Suçluluk duyacaklarımızı yapmamak. Kendimizle gururlanmak, doyum elde etmek buradan geçiyor o halde.

Düşündükçe aklıma gelir: vicdan yalnızca kabahat işlememizi engelleyen yargılarımız değildir. Olumlu, sağlıklı tutum almanın gerisinde de vicdan olabilir. Yani yanından geçip gitsek, hiç elimizi uzatmasak pek bir şeyin fark etmeyeceği şeyleri iyiliğe yöneltmek, düzeltmek, güzelleştirmek de vicdanla ilgili. Kaldırımın ortasına fırlatılmış boş pet şişeleri, içi boşaltılmış koca boy çerez paketlerini, rüzgarda uçuşan poşetleri kaldırıp atık kutusuna atmasak kabahat mi olur? Hayır, ama öyle değil işte. Bir an, ambalaj atığının ne anlama geldiği bilgisi ile “yerdeki kirliliğe el uzatmamak gerek”, hatta “işin mi yok!” diyen bilinç karşılaşır.  Kabahatimiz yoktur, kimse hesap soracak değildir. “Yine de böyle olmamalı” diyen iç bilinç yargılaması ile tutar o atığı yerden alırız. Bunu yaptıranı soran olursa, ben “Vicdandır arkadaşım” diyorum.

Bu dediğim, düşeni kaldırmak, görme engelliyi karşıya geçirmek, askıda ekmek uygulamasına katkı gibi şeylerle sınırlı değil. Onlar yardımdır. Elbette onlar da vicdanın işidir. Ama onlardan gayrı vicdanla yaptıklarımız var. Başta dayanışma gelir bence.

Dayanışma, ortak davranırken bugün elde edilebilecek çıkarı gelecek yıla ertelemeyi, kişisel yararın azlığını bile bile göze alarak başlar. “Kaz gelecek yerden pilici esirgememek”ten uzaklaşmaktır. Dayanışmada bir iç huzur, bazen kelimelerle anlatılamayacak bir rahatlama, ortaklaşma hazzı duyarız. İşte onu yaptıran vicdanın kendisidir. Üstelik yukarıda dedik ya, sonunda ele geçen onaylanma, doyum ve gönül ödülleri sayesinde dayanışma, vicdan üzerinde çalışır, onu işler, yeniler, değiştirir.

Komşuluğu da böyle görelim. Bir tek karşı kapıyı çalıp dönüşünü beklemeden bir kase aşure vermeyi değil.  Daha çoğunu, daha fazlasını. Mahalle, semt ortaklığı komşuluğundan söz ediyorum. Eğer komşuluğu onaylar, komşuluğun vereceği doyumu artırır, ödüllerini çoğaltırsak tutumlarımız vicdanlara bırakılacak noktaya gelir. Gözünüzü kapadığınızda karşıdan karşıya geçen kim olursa olsun yol veren sürücüleri, susuzluk çeken ağaç fidanına evinden su taşıyan sokak sahiplerini, aracını tam köşeye park etmeyip dönüş yapanın görüşünü tıkamayı kendine yediremeyenleri, kirletmemeyi benimsemişleri hayal edebilirsiniz. Bunlar çoğaldıkça öteki vicdanlar da topyekûn düzelmeyi cevapsız bırakmaz.

Yaşantımızda olanlar vicdana bırakmaya değmesine değer, ama vicdanı nasıl oluşturuyoruz? Işte yapacağımız buna hak ettiği özeni göstermek.

* Bu yazıda Stanford Felsefe Ansiklopedisinden yararlanıldı https://plato.stanford.edu/entries/conscience/


15 Aralık 2023 Cuma

Zihniyet ah zihniyet!

 Ne çok takmışızdır şu zihniyet işine. Bir meseleyi konuşanları düşünün. Büyük çoğunluğuna göre düzelmeyeceğine inandığımız ne varsa hepsinin gerisinde zihniyet vardır.

Zihniyet, yerleşmiş ve genelleşmiş değer yargıları ve kabullerin toplamıdır. Yerleşmiştir çünkü kolay kıpırdatamazsınız. Bırakın değiştirmeyi, kan ter içinde kalarak itip kaksanız dahi yerleştiği ortamda çok zor oynar. Hacıyatmaz gibidir mübarek, sallanır sallanır yerine döner! Bunun üstüne bir de genelleşmiştir. Bir zihniyet evden işyerine, eğlenmeden öğrenmeye her yerde kendini gösterir.  Bireyselde, toplumsalda, ha resmiyette ha özel yaşamda, fark etmez.

Zihniyet kendini küçük, ilk anda önemsiz görünen işaretlerle gösterir. O işaretin gerisinde ne vardır azıcık düşünün, örtük de olsa bir zihniyet usulca kendini gösterecektir. “Merhaba. Yine ben!” diyebilir.


İşlevi kalmamış, gösterdiklerinin yerinde yeller esen tabelalar. Buyurun şu yukarıdakine bakalım. Yıllar önce kapatılmış bir PTT şubesinin yolunu gösterir pırıl pırıl bir tabela. Hep gözüme çarpar.  Şubeyi kapatanlar sökülmesine gerek duymaz. Aylar, yıllar geçer kaldırılmaz. Kaldırılmasını isteyen çıkmaz. Herhalde pek dikkat de çekmez.

Olasıdır ki, o tabelalar yerlerinde dururken de kimsenin baktığı, okuduğu, dikkate aldığı yoktur. Bir de “Yerinde kalsa kime zararı var?” deyip yanından geçiliveriyordur.  Yazıya, yazılı olana, yazılıp bırakılana ilginin azlığı zihniyetin izini taşıyor mudur acaba? Okumanın, kuralın, yazının, doğru bilginin önemsizliği, buna karşılık birilerinin sözüyle hareket etmenin ya da 'kalabalık ne yapıyorsa onu tekrar etmek' yeter. İşte bu zihniyetinden olmasın?

“Bükemediğin eli öpeceksin.” zihniyet örneğini söylemeden geçemem. Bir hocamın vaktinde bu söz için dediği gibi, “El bükmekle el öpmekten başka seçenek olmayışının kabulü” değil midir bu? Otoriter bir zihniyeti benimsemiş olmaya inanmanın, güçlüden yana çıkmaktan başka yol bilmemenin sonucudur bence. 

Celal Şahin’in unutulmaz taşlama sözlerinden bir bölümüdür bu üstteki. “Adamını bulacaksın” başka bir tipik zihniyet.
Ne usul, ne öncelik, ne de plan.
Yalnız sözü geçen görevinde seni kayıracak bir insan.

Elbette zihniyetin her türlüsünü olumsuz görmek olmaz. Böyle yaparsak bir çıkmaz yol zihniyetine kapılmışız demektir. İnsan değerine saygıyı, vefayı, yardımlaşmayı, bilgeliği yücelten genel yargılar, önkabuller de var. İdeali için dürüstçe kişisel bedeller ödeyene, şehite, içtenlikli hayırsevere diğer özellikleri bir yana, başka bir gözle bakılır.

Zihniyet konusunda cesaretlendirici bir yön daha; zor da olsa zihniyetin değişme yolu açılabilir. Elbette bu, zaman ister. Albert Einstein “Önyargıları yok etmek, atom çekirdeğini parçalamaktan zordur” demiş. Öyle olsa da, zamanın törpüleyici, bükücü, en sonunda kırıp parçalayıcı etkisini bir kenara bırakamayız. Önce küçük küçük belli belirsiz olur zihniyet değişimi. Ancak kafayı takanlar fark eder bu safhada. Sonra hız kazanır ve katılmayanın kaybedeceği derecede yerleşivermiş farklı bir zihniyete yerini bırakır.

Tek tek temasla insanların zihniyetini değiştirmek zor. Ama bunun bir ölçü daha kolayı var. O da kitlesel davranışların doğurduğu iklimde zihniyetin zorlanması. Küçük kitleler halinde insanlar uydukça, hele bir de çevreye ses verirlerse zihniyet sarsılabilir. Kökleri fırtınada oynamış  dev ağaçlar gibi olur.

Sigara yasağı bunun bir örneği. 80’li yıllar öncesinde  kim derdi ki, dükkan sahibi müştersi yokken dahi, içerisi yerine kaldırıma çıkıp sigarasını tüttürecek? Ya da otobüs dolusu insan, 3-4 saatte bir mola verilesiye dek yanındakiyle muhabbetine sigarasız devam edebilecek? Yavaş yavaş okul bahçelerinden de uzaklaşılıyor, farkında mısınız? “Sigaramı yakarım dumanına bakarım, kime ne?” zihniyeti yerini mahcupca “Burada içiliyor mu acaba?” ile izin almaya, “Yapmayın n’olur, o kuytuya, o izbe yere kadar mı gideceğim?” yalvar yakarlarına vardı bu iş. Nasıl oldu? Kural, takip, ısrar, nezaket içinde topluluk baskısı, gerektiğinde uzun izahlarla.

“Elinde yalnız çekiç varsa hep çakılacak çivi ararsın.” dar bakışlı zihniyetin geri planında neyin yer aldığını güzel anlatır. Elindeki araçları, seçenekleri çoğaltmak. “Başka ne yapılabilir? Farkı ne olur?” sorusunun değeri büyük. Araçlar kültürün, o da zihniyetin temel taşlarındandır. Cep telefonları ile fotoğraf ve video çekme aracının, mahremiyet kültürüne neler getirdiği ortada.

Bankalarda “kuyrukmatik” adı takılan numara alma başladı başlayalı bir şeyler oldu, fark ettik mi?  Her yerde bir numara alma ve ekranda akan numaraları izleme adeti yer bulmaya başladı. İşini takip edecek olanlar, ite kaka araya dalmak yerine, önce numara verilen bankoyu arar oldu. Çağrı merkezi “Bekleyenler içinde otuzdördüncü sıradasınız” dediğinde kızgınlıkla duvara fırlatamayacağınz kadar –maalesef- pahalı bulduğunuz telefonunuz elinizde, çaresiz beklemek gerektiğini de kabul eder olduk.

Sigara yakma keyfinin aldığı yara ve sırasını bekleme sabrı zihniyetin küçük lekelenmeleri size önemsiz mi göründü? Unutmayalım ki, her uzun yolculuk ilk ve belki biraz da çekingen adımlarla başlar.

Bu yüzden bazenı dost söyleşilerine, “O dile getirecekleri zihniyet  var ya, işte onu yavaş yavaş yerinden etmenin çaresi ne olabilir?” düşünerek giderim.  Aklıma ilk “Neden ki?” diye sorgulamak gelir. Çünkü her zihniyetin gerisinde kendi hikayeleri var. Ama uzun, ama eski mi eski, ama çok karışık hatta kuşkulu olurlar. Yine de o hikayeler bir zihniyeti sapasağlam ayakta tutar.

Eleştirel akılla o hikayeler tanınabilir, anlaşılabilir, hatta kıyaslanıp zayıflatılması için sınanabilir. Buna girişmenin yaygınlaşması için, sıkça kapıldığımız “Eğitim şart” zihniyetini yetersiz buluyorum.  Eleştirel akılı yalnız okullarda, kişisel gelişim kurslarında öğrenmeye bırakmasak ne iyi ederiz. Zihniyetin gerisinde yatanı, onun da nedenini, hangi doğru sanılanları gördüğümüzü biraz konu etsek. “Nerede buna ayıracak zaman?” değil mi? Sakın bu da…