1 Ağustos 2019 Perşembe

"..mış gibi" mi?






Fotoğraftaki (Erol Sayın dosttan alıntı) engelli rampası ne düşündürür? Hesapsız kitapsız işe kalkışıp sonunda olmayacak bir yere vardığımız örneklerden sadece biri. “Burada ancak bu kadar oluyor! Elden gelen bu!” çaresizliği. “Adamlar iyi niyetli düşünmüş, koşulları zorlamış ya, ona bakalım!”  yalancı mutluluğu. Kullanılsın, bir işe yarasın, görevini yapsın kaygısı olmadan göstermelik uygulamalarımızdan biri daha.

 
“..mış gibi yapmak” dan kaçmak zor. Her daim başa gelir. Nedense en çok yönetenler ve bürokrasi böyle diye suçlanır.  “Balık baştan kokar” der çıkarız işin içinden. Oysa ev içlerinden, çocuk oyunlarına, öğrencilikten askerliğe, evlilikten ticarete ne çok “..mış gibi” ile karşılaşmışızdır. Lakin kendimiz? Yapar mıyız, yapmış mıyızdır, yapana hoş bakar mıyız? Biz mi? Haşa..

Kolay her zaman çekici gelir. Zihnimiz buna yönelik işler. Kolay, az yorar, enerjide, malzeme gereklerinde tutumludur, riski yok gibidir, anlaması, anlatması, geriye dönüşü, düzeltilmesi işten bile değildir. Ne var ki, “Kolayı ne bunun?” herkesin bildiği “..mış gibi”ye açılan binlerce kapıdan biridir. Otomobil sürücüsü, kontrol noktasına yaklaştığını gördüğünde hemen emniyet kemerini takılıy”mış gibi” boynundan geçirir.  Herhalde trafik polisinin kontrol etmek için elini araçtan içeri sokup sürücünün omzu üzerinden emniyet kemerini çekiştirdiği tek ülke burasıdır.

Hem “..mış gibi” yalan söylemek de değildir ki! Yani tam olarak, yüzde yüz öyle değildir. “Var mı, var.” diye yapılan az şey mi görmüşüzdür?  Motelde, duşta sıcak su ? Akar. Allahı var, ama damlaya damlaya, üstelik rengi kahverengimsi olur genellikle. Yabancı dilde eğitiminiz? Var. Allah için, tahtaya yabancı dille bir iki sözcük yazar, tüm dersi Türkçe anlatıveririz. Yalanı yoktur, fakat albenisi çoktur. Yani ahlaken bir sorun da yaşanmaz “..mış gibi”lerde.

“Kalite herkesin kendi işidir.”. Her insan elindeki işi bütün beklenenleri yerine getirip fazlasını da yapabilecek kadar iyi yapsa.. Yaptıklarımızın işe yararlığı, uzun ömrü, az masraflı olması neye bağlı kendi kendimize keşfetsek.. Ne çok anlattık eğitim verdiğimiz kuruluşlarda bunu. Biri sizi gözetlemese, yaptıklarınızı denetlemese, ölçme değerlendirme olmasa dahi kendinize “Ne eşsiz bir iş çıkardım.” demenin keyfini yaşamayı biliniz. “..mış gibi” yapmamanın sağlıklı yolu bu.  Yolu bu da, becermesi herkesin harcı mı, pek düşünmedik.

Beceri geliştirmek için dışarıdan iki temel teşvik olmalı: Biri övülme, beğeni alma. En önemli ikinci sıradaki ihtiyacımız “diğerlerinin gözünde değerli olmak” der Maslow’un Gereksinimler Sıradüzeni(*).  Sosyal medyada habire “Beğen” beklemelerimizin sırrı ne ki? Beceride ikinci teşvikçi, özgür bırakılmadır. Ama yalnız sınır çekmeme ile değil, bir de sınırları zorlamaya özgü olanakları emre amade etme ile. “Yap bakalım, ne yapabilirsen yap da görelim.” değil!  “Yapmak istediğinde ben sana nasıl destek olabilirim?” ile. 

Özgür bırakılmada en büyük rol iktidar olana düşer. Oysa iktidarda kalmanın bir yönü  doğruyu yapan olsa bile onu beğenip “tepene çıkarmama”ya özen göstermek; diğeri de denemelere, yeni alanlara açılmaya kapalı olmaktır. Kısacası “..mış gibi”nin gerisinde biraz da iktidarda kalmayı kafaya takmış olanlar, bunun için yanlış yapanlara dahi göz yumanlar var.

Beğenmenin eşleniği (sakın karşıtı sanılmasın) sağlıklı, bütünü gözeten, yol gösteren eleştiridir. “..mış gibi” alışkanlığı, “Kol kırılır yen içinde” dedikçe, boş övgüler ya da ses çıkarmamakla gerçek değeri belli etmekten kaçındıkça yer eder. Var mı, “Polis amca, babam sizi uzaktan fark edince kemerini taktı!” diyecek çocuğunun ağzının payını az ileri gidince vermeyecek olanımız? Eleştireni yalnız bırakmamak, yanında durmak en iyisi, ama eleştireni de eleştirebilmek yolunu açık tutmak koşuluyla.

Bıkmışızdır hepimiz bu “..mış gibi”lerden. Öyleyse, marifeti her görüldüğü yerde övecek ve daha ileri gitsin diye önünü açacağız, aydınlık kafayla eleştireni de, eleştireni ciddi yollarla değerlendirmeye alanı da kollayacağız. “..mış gibi”ler başka nasıl azalır ki?

(*) https://rehberlikbirimi.com/maslowun-ihtiyaclar-hiyerarsisi/

2 Temmuz 2019 Salı

İKTİDARIN TADI



İktidar sözcüğü ‘kadir’den gelir. Yani ‘gücü yeten’. Tıpkı “Çölde vaha yaratmaya kadir bir toplum.” dediğimizdeki toplumun olduğu gibi. İnsanların, yoku var etmeye  gücü yeter orada.  Ama yalnızca eşya ya da doğa üzerinde değil; insanların yaşantıları, eylemleri, tercihleri üzerinde söz sahibi olanı da kadir sayarız. “Beni kandırmaya bir tek o kadirdi.”, “Adamı vezir de rezil de etmeye kadir biridir o!”.

Benim üzerinde duracağım, kapsama alanım (!) insanla insanın ilişkisindeki işte bu kudret.

Kudret dediğimizde, bir şeye yetecek  gücü anlattığımıza göre, o kuvvetin belli büyüklükte olması gerek. Yoksa gücü yeter mi? Tabii bir yandan da büyük diye, her önüne gelene güç yetirecek kadar olmayabilir kuvvet. O yüzden ‘gücü gücüne yetene’ ilkesi işlemektedir... Her güç birileri için yeterken, diğerlerine söz geçiremez. Hani öyküleri anlatılır! Kentin göbeğindeki caddede park yeri gösteren bıçkının gücü otomobildeki garip sürücüye yeter; gel gelelim yan sokakların park yerlerini bölge bölge tutmuş ‘ekip’in gücü o bıçkına, semtler üzerinde dediği dedik ‘abiler’in gücü ise bölge sokaklarının ‘ekip’lerine… Güç, abilerden ekipe, ekipten bıçkına, bıçkından sürücüye işler.

Elbette her iktidar, böyle kaba kuvvetle güç yetirenlerin işi değil. Mağara çağından bu yana kaba kuvvetle birlikte, alet yapmanın, kullanmanın, toprak ya da donanım mülkiyetinin, paranın, bilginin, ilişkilerin, örgütlü olmanın, hatta tek başına cesaretin beslediği iktidarlar olagelmiş.  Ama hepsinde ortak bir neden var:  bireysel gücümüzün her şeye, hatta bazımızda bedenimizin ufak itiş kakışlardan korumasına dahi yetmediğiini düşünmemiz. Her iktidar, gücü yetmeyenlerin, yetmeyeceğine inananların, arzuların, sorunların boylarını aştığını düşünenlerin varlığıyla yaşam bulur. Kimi der ki, Almanların o ilk savaş sonrası yaşadığı eziklik duygusu olmasa, Hitler iktidarı zor görürdü.

İktidar, kudreti elde etmekle kazanılır. İster zorla, ister gönülleri fethederek olsun, iktidara gelen bir güç elde eder. İyi, ama bu gücü her şeye yapmaya yeter mi? İşte bunu iktidara gelen tek başına belirleyemez. Çünkü iktidar iki taraf arasında kurulur. Bir tarafta iktidara talip olanlar, diğer yanda arzu ederek, benimseyerek, ya da boyun eğerek iktidara tabi olanlar. İktidarda olanın gücünün nereye kadar uzanacağı, bu iki tarafta oluşmuş  iktidar algısına bağlıdır. İktidarda olanın neye hakkı vardır? İktidarı tutan, neyi yapsa sınırı aşmış olur?

İnsanlardaki iktidar algısı belirleyicidir.  Öyle ki çarpık bir iktidar algısıyla iktidar bir varoluş sorunu biçimini bile alır.  Alın size kadın erkek ilişkisinde bir iktidar algısını: “Ya benimsin, ya toprağın!”. Üstelik öteki tarafca da kabullenilmiştir, normalleştirilir: “N’apiim? Ya onunum, ya ….” algısıyla. Bir örnek daha: 23 Nisan’da koltuğuna oturan temsili başbakana, essah başbakan ne der: “Şimdi başbakan sensin. İster asar, ister kesersin!”. O dokuz yaşındaki gencimizde, makamdan ayrılırken,  nasıl bir algı oluşmuştur ki?

İktidarın tipik bir yanı daha var: kendisine alıştırır. Tadı alındı mı, hoşa giden yanları olabilir iktidarın. Çünkü ister istemez önemli olmak, sözü dinlenmek, arzuladığı çevreyi kurmak, övülmek,  istediğinin yapıldığını görmek, eleştirilse de yanında duranların direncini izlemek veya iş yapan bir takımı yönlendirdiğini duyumsamak tat verir. Elbette her durumda böyle değildir, ama iktidar olmanın bu yönünü asla ihmal etmemeli.

Yani iktidar tutkusu yalnız kendini ya da birilerini zenginleştirmekle, çıkar sağlamakla sınırlı değildir. Hatta bazı toplantılarda, sözüm meclisten dışarı tabii, yöneticilerin “Arkadaş bizim bu işten bir zırnık çıkarımız yok. Görev bildiğimiz için buradayız. Yoksa ne gerek bunca sıkıntı çekelim? Çok isteyen varsa buyursun!” sözünü işitir, düşünmeden edemem. Yönetici olmayan, sıradan üyeye göre arzu ettikleri daha çok gerçekleşiyor mu? Kendi düşledikleri yaşam çevresi daha kolay yaratılıyor mu? Hoşlarına gitmeyenler daha hızla ortadan kaldırılıyor, ya da hiç ortaya çıkmadan dışarıda bırakılıyor mu? Eleştirenler kadar arka çıkanlar, ‘bizim takım’ olarak seslerini yükseltiyor mu? Bazılarımız için bunların değeri parayla pulla, konakla köşkle ölçülemeyecek kadar büyüktür. İktidarın tadı da buradadır.

Bu tat öyle çekici gelir ki iktidar olunur ve iktidar korunur. Öyle ki, başkasına kaptırmamak bazen iktidarın günlük işleri arasına girer. Korkarım, bazı iktidarların elde tutulması, yegane işleri durumuna gelir.

Peki,  
hiç kaba güçle, kırıp dökmeden, bu iktidarı kaptırmama  nasıl yapılır? Benim gözleyebildiğim, önce alan açmayarak (Bu terimi bana öğrettiği için  Sema Kendir  arkadaşıma teşekkür ederim). Yapılacak yeni bir iş, evvelce hiç görülmemiş bir konuda alınacak karar mı var? İktidar hemen bunun zaten kendi görevleri arasında olduğunu, devam etmekte olan işlerinin bir uzantısı olduğunu, aylardır hazırlık yapıldığını savunur. İktidara kalırsa, güneşin altında yeni bir şey yoktur ki. 

İktidar tadını korumann bildiğim ikinci yolu, dışlamak, yok saymaktır. İktidar, kendi kolunun uzanmadığı alanlara pek dikkat etmek istemez; aklından uzak tutmak ister. Uzak bir sahil köyündeki yazlık evinizde bir tadilat yaptırırken, örneğin, ustanız küçük bir iktidar sahibidir. Öyle işten anlayanı kolay kolay bulamazsınız, malzeme ‘Ha’ deyince elinizin altında değildir; başlarken yapılacak iş küçük derken, büyür de büyür;  ustanın insafına kalmışsınızdır, üstelik vaktiniz de dardır. Yani işler çok ters gitmedikçe, usta, dediğini çatır çatır dinleten, kısacası o işin iktidarıdır. İşte o kısa iktidarında, ustanıza aynı tadilatı farklı bir biçimde, farklı bir malzemeyle yapmaktan laf edin, o muhabbet nedense pek kısa sürecekir. Hatta diğer seçenekleri uygun görmediğinizi, beğenmediğinizi savunarak tadilat işinin iktidarına sıcak ilgi gösterin. Ustanız yanına bile yanaşmaz verdiğiniz pasların. Hepimiz yaşamışızdır da, farkında olur muyuz, bilmem. Özel öğretim kurumlarının sahipleriyle, dernekçilikte, proje gruplarında, imalatçı firma yöneticileriyle, özellikle de öneri yaparken yaşamışlığım vardır bu dışlamayı.

İktidar, bir de paylaşmayarak konumunu korumak ister. Çok belli etmez ya, elindekilere ve uzanabileceklerine sıkı sıkıya sarılır. Pay mı? Haydi canım oradan, nereden çıktı bu pay! Neler paylaşılmaz? Gelin sayalım: en başta bilgi, teçhizat, eleman. Bütçeyi geçeyim. Sonra tabii ki mekan. Günün 18 saati boş kalan koca salonlar vardır, bir toplantı için tertemiz kullanıp, bir çizik bile atmayacağınıza yemin billah edersiniz, verilmez. Çünkü paylaşılırsa, iktidarın gelecekteki söz sahipliğini sarsmada ‘yol olur’, neme lazım!


Dedim ya, her şeyi belirleyen iktidar algısıdır aslında.  Gönülden istemeye ya da kaba kuvvete, neye dayanırsa dayansın,  iktidar olana, çoğunlukla olmadık kudret bahşederiyoruz.  "Bir baş ol da..." diye boşuna öğüt verilmiyor. Sonra da alan açılmamasını, yeniliklerin dışlanmasını, eldekilerin paylaşılmamasını olağan karşılıyoruz. Kudret algısından kaynaklanan bu çarpıklığı,   güç odağı kabulüyle oluşan 
bu tek merkezliliği bozmaya iki şey kadirdir: biri dayanışma, diğeri hak temelli kurumlaşma. Yazık ki, ikisi de bu coğrafyaya pek uğramamıştır. Neden dersiniz?

31 Mayıs 2019 Cuma

İyi Soru, Doğru Soru



Başkalarına ve kendimize günde ortalama kaç soru soruyoruzdur? Meğer ne çok incelenmiş bir konuymuş bu. Hele çocuklar için. İngiltere’de yaşları 2 ile 10 arasında çocuklu bin anneyle yapılan araştırma, günlük ortalamanın 300 kadar olduğunu, 4 yaş ve altında kız çocuklarında ise bu sayının 390 çıktığını göstermiş(*). Büyüdükçe soru sayısı, iyi ki, düşermiş (yoksa ne yapardık?). Yetişkinlere sorulduğunda 5 ile 20 arası diyenler çıkmış.

Yine de her soru algılandığı kadarıyla yanıtlanır. Sorunun zihnimizde bir karşılığı olması gerekir. “Yalnızca yanıtını arayacak durumda olduğumuz soruları işitiriz.” Nietszche’nin sözüdür. Doğru şeyi soruyor bile olsak, yanıtlayacak kimsenin dünyasında yoksa eğer, iyi bir soru sayılmaz. Kapı numarasını arıyorsanız, bir posta dağıtıcısına sormak en uygunudur.

Bir soru dile getirildi ve eksiksiz işitildi mi tamamdır, iyi soruldu demek değildir. İyi soruların nitelikli bir bileşimi olur. Önce yanıtın beklenen ayrıntısı kararındadır. Ne çok fazla, ne de hiç yok denecek kadar az ayrıntı. Akıllı bilgisayara “Ne var ne yok?” diye sorulmuş da, o zavallı bilgisayarın homurdana homurdana çok ciddi arıza verdiği anlatılır. Tabii aslı yoktur, ders için yaratılmış kurmaca bir öyküdür.

Sorunun niteliğinde bir bileşen istenen ayrıntı ise bir diğeri açıklıktır. “En uygun…” diye başlayan sorular çoğunlukla kapalılığın örneği olur. Meslek, konut, iş ve eş için  en uygunu sorulmaz mı, insanı ifrit eder. Kim için? Hangileri arasında? Ne amaçla? Ne pahasına?

Böyle kapalı kalmaktan başka, bir de soru bileşenlerinde netlik sorunu olur. “Semtin çöp, okul, güvenlik, komşu iletişimi sorunlarına çözüm en hızlı nasıl bulunur?”. Her biri ayrı konu ve ilgiliyi kapsayan karmakarışık bu yumakta ipin ucunu bulup çözmek çok güçtür. Soru dediğin, hedefinde net olmalıdır.

Bazı sorular vardır sonradan anlarız ki, bir şeyi öğrenmek değil, bir şeyi duyumsatmak için dile getirilmiştir. “Enişte! Küçükken de sen hep böyle suskun muydun?” sorusu daha ziyade yanıt beklenen kişinin ezikliğini, iş bilmezliğini, hatta pısırıklığını vurgulamaya yöneliktir. Bir hocamdan duymuştum; böylelerine, ‘retorik soru’ derlermiş. Konuşmaya destek, renk, hareket katmak amaçlı, gerçekte sorulmayan, sorma amacı taşımayan soru. Tabii bu tipte olanları, doğru soru sayamayız.

Aklından geçeni, bilinenleri belli ederek soru sormak gibisi yoktur. Sınav sorularında en çok karşılaşılan sıkıntı, nelerin bilindiği ile yanıtlanacağıdır. Neleri bilip neleri öğrenmek istiyoruz? İşte doğru soru olmanın temel taşlarından biri. "Daha çoğunu.." diye girdiğin soruda, neye göre daha dediğini, mihenk taşını ortaya koyman belli etmen gerekir.

Anlamayı destekleyen, zihni açan, en azından bir ‘tık’ daha berraklık sağlayacak, belki daha ileri soruları akla getirecek soru doğrudur. Soru soruldu mu, sanki bir makinedeki somun sıkıştırılıyor değil de, fide versin diye toprağa bir tohum atılıyor gibi olmalıdır. Doğru soru özünde bir tohumu taşır.

Sorunun değeri doğru olmasındadır. İyi biçimlenmesi de soruyu işler yapar. Değerli ve çalışır bir soru... Böylesi soru, karşıdakinin zihninde derhal parçalarına ayrılır. Küçük, birbirine bağlı düşünce bölümlerine indirgenebilir. Böylece soruyu dinleyeni adım adım yanıtın bileşenleriyle düşünmeye yöneltir. Yanıtlayan da bundan keyif duyar. Bu hevesle o soru akılda iyice işlenir. Uygulanabilir bir karşılık bekleme şansı artar. “Otoyoldan çıktıktan sonra kaçıncı kavşaktan dönsem?” sorusu, yanıtlayanı yol üzerindeki kavşakları bir bir gözünün önüne getirmeye, adeta aracıyla oralarda geziyormuş düşünü görmeye zorlar.


Bir de şunu unutmam: doğru soru yönlendirmez; beklenen yanıt için karşıdakini özgür bırakır. Hani, Amerikan filmlerinin mahkeme sahnelerinde olur. Sanığın katil olduğu kanıtlanmamıştır daha. Savcı, tanığa kimliğinden sonra ilk sorusunu sorar: “Katilin şurada oturan genç adam olduğunu nasıl anladınız?”. Sanığın avukatı olan kahramanımız ayağa fırlar ve diklenir: “İtiraz ediyorum. Tanığı yönlendiren bir soru”. Artık duruşma hakimi ne der, o da öyküye bağlıdır.

“İyi biçimlendirilmiş bir soru, salyangozların sırtlarında kabuklarını taşıdıkları gibi yanıtını da arkasında taşır.” demiş bir yabancı yazar. Öğrenileceklerin üzerinde gerçekten ağır bir örtü var ve bu örtü tam yerinden tutularak zarifçe açılacaksa, doğru ve iyi soruyu hakkıyla becerdik diyebiliriz.


 (*) https://www.telegraph.co.uk/news/uknews/9959026/Mothers-asked-nearly-300-questions-aday-study-finds.html

1 Mayıs 2019 Çarşamba

Gülmeceli düşünmek hep birini sarakaya almak değil


Gülmeceli düşünmek hep birini sarakaya almak değil

Aziz Nesin’i canlı canlı konuşmasında bir kez izledim. 70’li yılların sonuydu ve Çağdaş Sahne salonunda, pür dikkat kesilmiş dört yüz kadar izleyici arasındaydım. “Mizah nedir? Söyleyeyim. Kimseye zararı dokunmayacak bir bağlamda, aklın beklediğinin tamamen dışında bir şeyle karşılaşması, o şaşkınlığa verdiği tepkidir.”. Her düşündüğümde, otomobil kalitesini tanıtmaya Japonya’dan Türkiye’ye gelen uzmanın öyküsü
 aklıma gelir. Japon uzman “Bizde bitmiş otomobilin su sızdırmazlık testi şöyle yapılır: bir kediyi içine kor otomobilin kapılarını kaparız. Beş saat sonra o kedi havasızlıktan baygın ya da ölü ise, araç testi geçmiş sayılır.” deyince bizim uzman atılmış:  “Biz de aynını yaparız. “ . Japon uzman, geleneğe uygun bulduğu bu duruma çok sevinir tabii. Kimbilir Türkler nereden öğrenmiştir bu yöntemi. Lakin bizimki devamla “Yalnız arabayı bir saat sarsarak sabırla bekleriz. Kedi o rahatsızlığına karşın hala araçtan kaçamadı ise araç testi geçer.”. 


Nesin’in dediğinden hareket edersek, her işin gülünesi yanını bulmak aslında güç iştir. Çünkü gülmek yalnız gevşeyip rahatlamak değil, zihnin şaşırtılması için, o an çizilen çerçevenin dışına çıkmayı gerektirir. Çerçevenin dışından bakmak, insanı bakış açısını değiştirmeye zorlar. Bu ise anlamayı, öğrenmeyi, hatta farkında olmadan üretmeyi bile getirir.

Cem Yılmaz’ın açık büfelerde yiyecek toplama parodisine bayılırım (
https://www.youtube.com/watch?reload=9&v=eZt-55eNEP0)
. Tabakları tepeleme doldurmak için anlattıklarında üst üste yığmayı bir inşaat yapımıyla benzeştirmesi harikuladedir.




Taban dolgusunu
Amerikan salatası ile çevresindeki ihata duvarını patatesle örmeyi önerir. Ağır çeken malzemeleri alta, hafifleri üste yerleştirmek de vardır. Yılmaz’ın bu işlem için statikten söz etmesi hiç yadırganmaz. Hatta statik ve ihata duvarı sözlerini her kullanışlarında gerçek uygulamacı teknisyenlerin zihinlerinde , eğer önceden Yılmaz’ı izlemişlerse, eminim bir görüntü beliriverir.

Gülmeceli düşünmek, yeri gelir,  başkalarıyla birlikte olduğumuz ortamlarda uyarılır. Böyle olduğunda, istenmeyen bir tatsızlık da olasıdır. Gülünesi şeyler bulup çıkarılınca, hemen “Beni sarakaya alma, dalga geçme!” diye itiraz edenler çıkar. Oysa gülmeceli düşündün diye, illa karşındakiyle niye dalga geçesin? Sarakada, kişiyi hafife almak, küçük görmek vardır. Halbuki gülmeceli düşünmek, ele alınan konuya bambaşka türlü eğilmekten ibarettir. Değersizleştirmek değil, tam tersine değeri yerli yerine oturtmaktır mizahın denizine açılmak. 

Firmanın birinde yönetim planını konuşurken “İşleri kadroya bölüştürelim derken, organizasyonu paramparça, un ufak etmeyelim” demiştim. Anında herkesi güldüren “Ya o undan yeni baştan hamur karıp, fırında farklı bir kek pişirirsek?” sorusunu duydum.  Kahkahalar arasında belki “Dur hele. Gerçekten olur mu başka kek?” diye bir esinti herkesin aklından öyle bir geçmişti. Yönetim planlama aslında tam da bunun içindi. Gülmece ile o işin mayası çalınıyordu.

Gülmeceli düşünmek, kinaye yani dokundurma demek de değil. Doğrudan söyleyemediğini dolaylı ima etmek başka, gülmeceye dalmak başkadır. Espriye diğerleri kadar kendini de katmak, içinde kendinin olduğu bir çerçeve ile sunmak, suçlu gördüğünü örtük anlatıyor olmanın ilacıdır. İtham etmek istemiyorsan, içten ol, kendini de kat!

Lisedeyken bir yıllık zorlu hazırlıktan sonra katılınan turnuva maçında bizden epeyi zayıf bir takıma elenmiştik. Herkes burnundan soluyordu. Antrenör (aynı zamanda harika insan, beden eğitimi öğretmenimiz) soyunma odasında, idam sehpasına çıkarken Karadenizlinin “Bu da bana bir ders olsun.” fıkrasını, “Bu da bize ders olsun.” diye anlattı. Ahmakça ve geriye dönüşü olmayan biçimde yenilgimizde kendisine de pay çıkardığını öyle güzel belli etmişti ki.

Amerikalı roman yazarı Leo Ronsten’in yeni öğrendiğim bir sözü var:  “Gülmece, bir şeyin içyüzünü anlamanın sevecen dilidir. “. Gülerken ve güldürürken hep birlikte işin aslının farkına varmak istemez miyiz? Ayıkmanın ne güzel bir halidir o!

3 Nisan 2019 Çarşamba

‘EN İYİSİNİ YAPMAK’ STRATEJİSİ


‘EN İYİSİNİ YAPMAK’ STRATEJİSİ

“Böl ve Yönet” hiç beğenmesek de tanımına tam uygun bir strateji örneğidir. Özlüdür, pek çok adımı özetler, kısacıktır, ana hatlarıyla eylemi belirler, uzun erimi kapsar ve amaca götüren net bir yol tercihidir. “Ne yap et, egemenliği eline geçir.” dememektedir. Oysa, “Bekle gör”, “Oyunu rakibin sahasına yık”, “Önce hacimce büyük ama zihni az yoracak işten başla” örnekleri strateji tanımlar, çünkü her biri kendine uymayanı kabul etmeyen birer tercihi gösterir.

Kısacası strateji, amaç, hedef ve plandan farklıdır. Ne amaç gibi arzulanan bir sonucu, ne hedef gibi varıldığında amacın gerçekleştiğinin bir göstergesini, ne de plan gibi zamanı gelince atılacak adımı yeterli ayrıntıda tarif etmeyi dert edinmiştir.

Engebeli bir coğrafyada varış noktasına gidişte izleyeceğiniz güzergahın karakteri ne olsun? İşte stratejiden benim anladığım. Alttaki çizimde bir organizasyonda kurum kültürü alan coğrafyası, aşılacak yol tercihi de strateji diye gösterilmiş. Çizimde bence tek eksik, farklı karakterde başka gidiş yollarının çizilmemiş olmasıdır.



(Ben Kobulnicy, Can Culture Eat Strategy, https://medium.com/startup-grind/does-culture-really-eat-strategy-a3172df58912 yazısından alıntıdır)

İşletme alanının tanınmış isimlerinden Michael Porter’ın dediği gibi, strateji, “neyi yapmamayı tercih etmek”tir. Tıpkı Mustafa Kemal’in Sakarya Savaşı’nda tanıttığı o mükemmel askeri stratejideki gibi: “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır.”(*) 
Duyduğum günden beri beğendiğim “Bir gün herkes komşu olacak.” arzusu herkesin komşuluğunun temel yol seçimini göstermediğinden bir strateji sayılmaz, öyle değil mi? Haydi, siz de “Mahallenin sakini değil, sahibi olmak.” fikrini strateji olma yönünden sınayın.

Stratejiyi çizmek kolay iş değildir. Çünkü Pascal’ın dediği gibi “Her seçim bir kaybediştir.” Stratejin, neleri göze aldığının habercisidir. Fakat  bir strateji benimsenmesiyle, çabaların odaklanması, işbirliğinin düzene kavuşması ve yön gösterici bir iklim, bir heves doğması beklenir.

Madem öyle, örgütler, yönetimler stratejilerini tanımlamaktan neden kaçınır ki? Strateji olmaz ise, denetimden kaçınılır, laf aramızda denetlenmeyi pek sevmez yöneticiler. Ayrıca stratejinin hareket alanını daralttığına inanılır. Bir de stratejiyi kabul ettirmek güç iştir, net bir temel gidiş yolu herkesi mutlu etmez. Üstelik şu da var: ünlü  Çinli harp sanatı uzmanı Sun Tzu’nun sözüymüş : “Savaşta düşmanın stratejisine saldırmak en büyük öneme sahiptir.”. Stratejin anlaşıldığında rakibinin işi biraz daha kolaylaşır diye korkulur.

Kişisel bilgisayarların ilk çıktığı 80’li yılların başıydı. Ancak yurtdışında ve iki üç marka arasından seçerek satın alınabiliyordu. Küçük bir kasaba üniversitesinde lisansüstü çalışmalara devam ederken, İstanbul’un varlıklı bir ailesinden gelen bir arkadaş aramıza katılmıştı. Geldiğinin haftasına bir kişisel bilgisayar satın almayı kafasına koydu. Bunun için henüz pek bilmediği yakınımızdaki büyük kente birlikte gitmemizi istedi. Büyük bir elektronik cihaz mağazasını bulduk. Yüzünde gülücükle yaklaşan satıcı, nasıl bir kişisel bilgisayar istediğini sorduğunda arkadaşım “En iyisinden.” dedi. Satıcı bozuntuya vermedi. Yabancı olduğumuzu çoktan anlamıştı. “Yani ne gibi özellikleri olsun?” diye yeniden sordu. Bizimki, pek bir şey bilmememizin utancını gizlemeye kalkışmadan kızgınlıkla “En iyisinden dedim ya.” diye çıkıştı. Satıcı da gözümüzün yaşına bakmadan mağazadaki en pahalı bilgisayarı kasaya dayayıp bize tek söz etmeden başka bir müşteriye yöneldi. Arkadaşımın bir ev bilgisayarı edinip kullanma stratejisi olmadığını hemen anlamıştı. “En iyisini yapmak” bir strateji olamazdı ki.


(*) Bu Mart’ın ilk haftası 97 yaşında yitirdiğimiz değerli hocam Prof. Halim Doğrusöz’ün strateji konulu her dersinde, söyleşisinde uzun uzun Mustafa Kemal’in büyüklüğünü vurgulayarak anlattığı örnekti.