31 Mayıs 2019 Cuma

İyi Soru, Doğru Soru



Başkalarına ve kendimize günde ortalama kaç soru soruyoruzdur? Meğer ne çok incelenmiş bir konuymuş bu. Hele çocuklar için. İngiltere’de yaşları 2 ile 10 arasında çocuklu bin anneyle yapılan araştırma, günlük ortalamanın 300 kadar olduğunu, 4 yaş ve altında kız çocuklarında ise bu sayının 390 çıktığını göstermiş(*). Büyüdükçe soru sayısı, iyi ki, düşermiş (yoksa ne yapardık?). Yetişkinlere sorulduğunda 5 ile 20 arası diyenler çıkmış.

Yine de her soru algılandığı kadarıyla yanıtlanır. Sorunun zihnimizde bir karşılığı olması gerekir. “Yalnızca yanıtını arayacak durumda olduğumuz soruları işitiriz.” Nietszche’nin sözüdür. Doğru şeyi soruyor bile olsak, yanıtlayacak kimsenin dünyasında yoksa eğer, iyi bir soru sayılmaz. Kapı numarasını arıyorsanız, bir posta dağıtıcısına sormak en uygunudur.

Bir soru dile getirildi ve eksiksiz işitildi mi tamamdır, iyi soruldu demek değildir. İyi soruların nitelikli bir bileşimi olur. Önce yanıtın beklenen ayrıntısı kararındadır. Ne çok fazla, ne de hiç yok denecek kadar az ayrıntı. Akıllı bilgisayara “Ne var ne yok?” diye sorulmuş da, o zavallı bilgisayarın homurdana homurdana çok ciddi arıza verdiği anlatılır. Tabii aslı yoktur, ders için yaratılmış kurmaca bir öyküdür.

Sorunun niteliğinde bir bileşen istenen ayrıntı ise bir diğeri açıklıktır. “En uygun…” diye başlayan sorular çoğunlukla kapalılığın örneği olur. Meslek, konut, iş ve eş için  en uygunu sorulmaz mı, insanı ifrit eder. Kim için? Hangileri arasında? Ne amaçla? Ne pahasına?

Böyle kapalı kalmaktan başka, bir de soru bileşenlerinde netlik sorunu olur. “Semtin çöp, okul, güvenlik, komşu iletişimi sorunlarına çözüm en hızlı nasıl bulunur?”. Her biri ayrı konu ve ilgiliyi kapsayan karmakarışık bu yumakta ipin ucunu bulup çözmek çok güçtür. Soru dediğin, hedefinde net olmalıdır.

Bazı sorular vardır sonradan anlarız ki, bir şeyi öğrenmek değil, bir şeyi duyumsatmak için dile getirilmiştir. “Enişte! Küçükken de sen hep böyle suskun muydun?” sorusu daha ziyade yanıt beklenen kişinin ezikliğini, iş bilmezliğini, hatta pısırıklığını vurgulamaya yöneliktir. Bir hocamdan duymuştum; böylelerine, ‘retorik soru’ derlermiş. Konuşmaya destek, renk, hareket katmak amaçlı, gerçekte sorulmayan, sorma amacı taşımayan soru. Tabii bu tipte olanları, doğru soru sayamayız.

Aklından geçeni, bilinenleri belli ederek soru sormak gibisi yoktur. Sınav sorularında en çok karşılaşılan sıkıntı, nelerin bilindiği ile yanıtlanacağıdır. Neleri bilip neleri öğrenmek istiyoruz? İşte doğru soru olmanın temel taşlarından biri. "Daha çoğunu.." diye girdiğin soruda, neye göre daha dediğini, mihenk taşını ortaya koyman belli etmen gerekir.

Anlamayı destekleyen, zihni açan, en azından bir ‘tık’ daha berraklık sağlayacak, belki daha ileri soruları akla getirecek soru doğrudur. Soru soruldu mu, sanki bir makinedeki somun sıkıştırılıyor değil de, fide versin diye toprağa bir tohum atılıyor gibi olmalıdır. Doğru soru özünde bir tohumu taşır.

Sorunun değeri doğru olmasındadır. İyi biçimlenmesi de soruyu işler yapar. Değerli ve çalışır bir soru... Böylesi soru, karşıdakinin zihninde derhal parçalarına ayrılır. Küçük, birbirine bağlı düşünce bölümlerine indirgenebilir. Böylece soruyu dinleyeni adım adım yanıtın bileşenleriyle düşünmeye yöneltir. Yanıtlayan da bundan keyif duyar. Bu hevesle o soru akılda iyice işlenir. Uygulanabilir bir karşılık bekleme şansı artar. “Otoyoldan çıktıktan sonra kaçıncı kavşaktan dönsem?” sorusu, yanıtlayanı yol üzerindeki kavşakları bir bir gözünün önüne getirmeye, adeta aracıyla oralarda geziyormuş düşünü görmeye zorlar.


Bir de şunu unutmam: doğru soru yönlendirmez; beklenen yanıt için karşıdakini özgür bırakır. Hani, Amerikan filmlerinin mahkeme sahnelerinde olur. Sanığın katil olduğu kanıtlanmamıştır daha. Savcı, tanığa kimliğinden sonra ilk sorusunu sorar: “Katilin şurada oturan genç adam olduğunu nasıl anladınız?”. Sanığın avukatı olan kahramanımız ayağa fırlar ve diklenir: “İtiraz ediyorum. Tanığı yönlendiren bir soru”. Artık duruşma hakimi ne der, o da öyküye bağlıdır.

“İyi biçimlendirilmiş bir soru, salyangozların sırtlarında kabuklarını taşıdıkları gibi yanıtını da arkasında taşır.” demiş bir yabancı yazar. Öğrenileceklerin üzerinde gerçekten ağır bir örtü var ve bu örtü tam yerinden tutularak zarifçe açılacaksa, doğru ve iyi soruyu hakkıyla becerdik diyebiliriz.


 (*) https://www.telegraph.co.uk/news/uknews/9959026/Mothers-asked-nearly-300-questions-aday-study-finds.html

1 Mayıs 2019 Çarşamba

Gülmeceli düşünmek hep birini sarakaya almak değil


Gülmeceli düşünmek hep birini sarakaya almak değil

Aziz Nesin’i canlı canlı konuşmasında bir kez izledim. 70’li yılların sonuydu ve Çağdaş Sahne salonunda, pür dikkat kesilmiş dört yüz kadar izleyici arasındaydım. “Mizah nedir? Söyleyeyim. Kimseye zararı dokunmayacak bir bağlamda, aklın beklediğinin tamamen dışında bir şeyle karşılaşması, o şaşkınlığa verdiği tepkidir.”. Her düşündüğümde, otomobil kalitesini tanıtmaya Japonya’dan Türkiye’ye gelen uzmanın öyküsü
 aklıma gelir. Japon uzman “Bizde bitmiş otomobilin su sızdırmazlık testi şöyle yapılır: bir kediyi içine kor otomobilin kapılarını kaparız. Beş saat sonra o kedi havasızlıktan baygın ya da ölü ise, araç testi geçmiş sayılır.” deyince bizim uzman atılmış:  “Biz de aynını yaparız. “ . Japon uzman, geleneğe uygun bulduğu bu duruma çok sevinir tabii. Kimbilir Türkler nereden öğrenmiştir bu yöntemi. Lakin bizimki devamla “Yalnız arabayı bir saat sarsarak sabırla bekleriz. Kedi o rahatsızlığına karşın hala araçtan kaçamadı ise araç testi geçer.”. 


Nesin’in dediğinden hareket edersek, her işin gülünesi yanını bulmak aslında güç iştir. Çünkü gülmek yalnız gevşeyip rahatlamak değil, zihnin şaşırtılması için, o an çizilen çerçevenin dışına çıkmayı gerektirir. Çerçevenin dışından bakmak, insanı bakış açısını değiştirmeye zorlar. Bu ise anlamayı, öğrenmeyi, hatta farkında olmadan üretmeyi bile getirir.

Cem Yılmaz’ın açık büfelerde yiyecek toplama parodisine bayılırım (
https://www.youtube.com/watch?reload=9&v=eZt-55eNEP0)
. Tabakları tepeleme doldurmak için anlattıklarında üst üste yığmayı bir inşaat yapımıyla benzeştirmesi harikuladedir.




Taban dolgusunu
Amerikan salatası ile çevresindeki ihata duvarını patatesle örmeyi önerir. Ağır çeken malzemeleri alta, hafifleri üste yerleştirmek de vardır. Yılmaz’ın bu işlem için statikten söz etmesi hiç yadırganmaz. Hatta statik ve ihata duvarı sözlerini her kullanışlarında gerçek uygulamacı teknisyenlerin zihinlerinde , eğer önceden Yılmaz’ı izlemişlerse, eminim bir görüntü beliriverir.

Gülmeceli düşünmek, yeri gelir,  başkalarıyla birlikte olduğumuz ortamlarda uyarılır. Böyle olduğunda, istenmeyen bir tatsızlık da olasıdır. Gülünesi şeyler bulup çıkarılınca, hemen “Beni sarakaya alma, dalga geçme!” diye itiraz edenler çıkar. Oysa gülmeceli düşündün diye, illa karşındakiyle niye dalga geçesin? Sarakada, kişiyi hafife almak, küçük görmek vardır. Halbuki gülmeceli düşünmek, ele alınan konuya bambaşka türlü eğilmekten ibarettir. Değersizleştirmek değil, tam tersine değeri yerli yerine oturtmaktır mizahın denizine açılmak. 

Firmanın birinde yönetim planını konuşurken “İşleri kadroya bölüştürelim derken, organizasyonu paramparça, un ufak etmeyelim” demiştim. Anında herkesi güldüren “Ya o undan yeni baştan hamur karıp, fırında farklı bir kek pişirirsek?” sorusunu duydum.  Kahkahalar arasında belki “Dur hele. Gerçekten olur mu başka kek?” diye bir esinti herkesin aklından öyle bir geçmişti. Yönetim planlama aslında tam da bunun içindi. Gülmece ile o işin mayası çalınıyordu.

Gülmeceli düşünmek, kinaye yani dokundurma demek de değil. Doğrudan söyleyemediğini dolaylı ima etmek başka, gülmeceye dalmak başkadır. Espriye diğerleri kadar kendini de katmak, içinde kendinin olduğu bir çerçeve ile sunmak, suçlu gördüğünü örtük anlatıyor olmanın ilacıdır. İtham etmek istemiyorsan, içten ol, kendini de kat!

Lisedeyken bir yıllık zorlu hazırlıktan sonra katılınan turnuva maçında bizden epeyi zayıf bir takıma elenmiştik. Herkes burnundan soluyordu. Antrenör (aynı zamanda harika insan, beden eğitimi öğretmenimiz) soyunma odasında, idam sehpasına çıkarken Karadenizlinin “Bu da bana bir ders olsun.” fıkrasını, “Bu da bize ders olsun.” diye anlattı. Ahmakça ve geriye dönüşü olmayan biçimde yenilgimizde kendisine de pay çıkardığını öyle güzel belli etmişti ki.

Amerikalı roman yazarı Leo Ronsten’in yeni öğrendiğim bir sözü var:  “Gülmece, bir şeyin içyüzünü anlamanın sevecen dilidir. “. Gülerken ve güldürürken hep birlikte işin aslının farkına varmak istemez miyiz? Ayıkmanın ne güzel bir halidir o!

3 Nisan 2019 Çarşamba

‘EN İYİSİNİ YAPMAK’ STRATEJİSİ


‘EN İYİSİNİ YAPMAK’ STRATEJİSİ

“Böl ve Yönet” hiç beğenmesek de tanımına tam uygun bir strateji örneğidir. Özlüdür, pek çok adımı özetler, kısacıktır, ana hatlarıyla eylemi belirler, uzun erimi kapsar ve amaca götüren net bir yol tercihidir. “Ne yap et, egemenliği eline geçir.” dememektedir. Oysa, “Bekle gör”, “Oyunu rakibin sahasına yık”, “Önce hacimce büyük ama zihni az yoracak işten başla” örnekleri strateji tanımlar, çünkü her biri kendine uymayanı kabul etmeyen birer tercihi gösterir.

Kısacası strateji, amaç, hedef ve plandan farklıdır. Ne amaç gibi arzulanan bir sonucu, ne hedef gibi varıldığında amacın gerçekleştiğinin bir göstergesini, ne de plan gibi zamanı gelince atılacak adımı yeterli ayrıntıda tarif etmeyi dert edinmiştir.

Engebeli bir coğrafyada varış noktasına gidişte izleyeceğiniz güzergahın karakteri ne olsun? İşte stratejiden benim anladığım. Alttaki çizimde bir organizasyonda kurum kültürü alan coğrafyası, aşılacak yol tercihi de strateji diye gösterilmiş. Çizimde bence tek eksik, farklı karakterde başka gidiş yollarının çizilmemiş olmasıdır.



(Ben Kobulnicy, Can Culture Eat Strategy, https://medium.com/startup-grind/does-culture-really-eat-strategy-a3172df58912 yazısından alıntıdır)

İşletme alanının tanınmış isimlerinden Michael Porter’ın dediği gibi, strateji, “neyi yapmamayı tercih etmek”tir. Tıpkı Mustafa Kemal’in Sakarya Savaşı’nda tanıttığı o mükemmel askeri stratejideki gibi: “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır.”(*) 
Duyduğum günden beri beğendiğim “Bir gün herkes komşu olacak.” arzusu herkesin komşuluğunun temel yol seçimini göstermediğinden bir strateji sayılmaz, öyle değil mi? Haydi, siz de “Mahallenin sakini değil, sahibi olmak.” fikrini strateji olma yönünden sınayın.

Stratejiyi çizmek kolay iş değildir. Çünkü Pascal’ın dediği gibi “Her seçim bir kaybediştir.” Stratejin, neleri göze aldığının habercisidir. Fakat  bir strateji benimsenmesiyle, çabaların odaklanması, işbirliğinin düzene kavuşması ve yön gösterici bir iklim, bir heves doğması beklenir.

Madem öyle, örgütler, yönetimler stratejilerini tanımlamaktan neden kaçınır ki? Strateji olmaz ise, denetimden kaçınılır, laf aramızda denetlenmeyi pek sevmez yöneticiler. Ayrıca stratejinin hareket alanını daralttığına inanılır. Bir de stratejiyi kabul ettirmek güç iştir, net bir temel gidiş yolu herkesi mutlu etmez. Üstelik şu da var: ünlü  Çinli harp sanatı uzmanı Sun Tzu’nun sözüymüş : “Savaşta düşmanın stratejisine saldırmak en büyük öneme sahiptir.”. Stratejin anlaşıldığında rakibinin işi biraz daha kolaylaşır diye korkulur.

Kişisel bilgisayarların ilk çıktığı 80’li yılların başıydı. Ancak yurtdışında ve iki üç marka arasından seçerek satın alınabiliyordu. Küçük bir kasaba üniversitesinde lisansüstü çalışmalara devam ederken, İstanbul’un varlıklı bir ailesinden gelen bir arkadaş aramıza katılmıştı. Geldiğinin haftasına bir kişisel bilgisayar satın almayı kafasına koydu. Bunun için henüz pek bilmediği yakınımızdaki büyük kente birlikte gitmemizi istedi. Büyük bir elektronik cihaz mağazasını bulduk. Yüzünde gülücükle yaklaşan satıcı, nasıl bir kişisel bilgisayar istediğini sorduğunda arkadaşım “En iyisinden.” dedi. Satıcı bozuntuya vermedi. Yabancı olduğumuzu çoktan anlamıştı. “Yani ne gibi özellikleri olsun?” diye yeniden sordu. Bizimki, pek bir şey bilmememizin utancını gizlemeye kalkışmadan kızgınlıkla “En iyisinden dedim ya.” diye çıkıştı. Satıcı da gözümüzün yaşına bakmadan mağazadaki en pahalı bilgisayarı kasaya dayayıp bize tek söz etmeden başka bir müşteriye yöneldi. Arkadaşımın bir ev bilgisayarı edinip kullanma stratejisi olmadığını hemen anlamıştı. “En iyisini yapmak” bir strateji olamazdı ki.


(*) Bu Mart’ın ilk haftası 97 yaşında yitirdiğimiz değerli hocam Prof. Halim Doğrusöz’ün strateji konulu her dersinde, söyleşisinde uzun uzun Mustafa Kemal’in büyüklüğünü vurgulayarak anlattığı örnekti.




1 Mart 2019 Cuma

Gönüllülük İşi Tahterevallisi




Mahalle derneğim Çiğdemim'in bir internet sayfası var (http://www.cigdemim.org.tr/). En yukarıdaki dernek adının hemen altına bakarsanız, biraz daha küçük puntolarla Çiğdemim’in temel ilkelerini okuyabilirsiniz: “Bağımsız, tarafsız, gönüllü”. Üçü de çok değerli niteliklerimiz. Bunlar arasında, derneğin üyesini en yakından ilgilendiren kuşkusuz derneğin amaçları için gönüllü olmayı kabullenmektir.

Gönüllülük, karşılık beklemeksizin başkalarının yararına kendinden vermek demektir. Bu yararı, tek başınıza emeğinizi vermekle de, özünüzden çıkarıp sunma ile de yaratabilirsiniz. Gönüllüğün bir başka yolu daha var. Bir grubun içinde görev alır, grupça yapılan bir etkinlikle o grubun dışındaki “diğerleri”ne yarar sağlamaya yine karşılık beklemeden katkınız olur. Bunlardan birincisine bireysel gönüllü olmak, ikincisine grup gönüllüsü olmak diyelim. Kan bağışçılığı bireysel bir gönüllülüktür. Uzak  ve yoksul köy okullarının yapı onarımına kol gücüyle katkı vermek ise grup gönüllüsü olmayı getirir.

Gönüllülüğü, iki ucu arasında dağlar kadar anlam farkı olan bir tahterevallide yer tutmak olarak  görürüm. Bir yanda gönül gezginliği, öte yanda gönül köleliği....

Gönül gezginliği
ucuna doğru kaydıkça, karşılıksız verme yerini keyfiliğe bırakmaya başlar. Canı çekince işin içinde görünüp, hiçbir düzen, kural veya bilgilendirmeye dayanmadan kayıplara karışan ‘gönüllüler’ bana hep gönül gezdiriyorlar gibi gelir. Söylenilen saatte görevini yapmaz; söz verdiklerini birer bahaneyle atlatmaya bakar; olmadık eleştirilerle haklı çıkmaya çalışır; öğrenmeden her işe girişmeye kalkar gönül gezginliğine kayanlar.

Ya diğer uçta? Orada da, gönüllünün her yaptığını ancak komutlara uymak koşuluyla, nedenini bilmediği yasaklara özen göstererek yerine getirmeye zorlandığını görürüz. Bütün kararları başkaları verir, kuralları koyan ve kaldıranlar gönüllüye aldırmaz, uygun olup olmadığına bakmaksızın görev ve  sorumluluklar yüklenir, eski gönüllüler yenilere kendi yaptıkları iş planlarına göre ha bire iş buyurur. Bunu da tahterevallinin sol ucuna, gönüllü köleliğe yaklaşıldığı durum diye adlandırırım.

Gönüllülerle bir işi kotarmak sanıldığından zordur. Çünkü herkesin tahterevallide durulan yer konusunda görüşü farklıdır.  Kimi gönüllü kendini gönüllü köle yerine koyuyorlar diye alınganlık gösterir, kimi gece gündüz kendini paralamasına bir karşılık bekler ve diğerlerinin sözünü dinlememesine içerler. Örneğin emek vermek ne menem bir şeydir? Her insan farklı ölçülerle değerlendirir emeği, özellikle de kendi emeğini. Kimi için günlerce didinmiş olmak olağan gönüllülük gereğidir. Kimi bir öğleden sonra tuttuğu nöbetin yorgunluğunu gözünde büyütür de büyütür, bütün etkinliğie sahip çıkar.

Gönüllülük, vaktinde ve yeterince bilgilendirme,içtenlikli olma ve her an rıza almayı gerektirir. Karşılık beklemeyen gönüllülerin her biri, işi her an aynı ciddiyetle ele almayabilir. O yüzden gönüllülerle çalışılırken “hata payı”nı biraz bolca bırakmak iyi olur. Bir işi yapmasını istediğiniz gönüllünün arkasından tüm yaptıklarını silip kendinize göre düzeltirseniz, bir gönüllüden aldığınız yedi sekiz sayfa tutan yazıyı başka bir gönüllü ile tamamen değiştirip, görüş almadan nihai metin olarak kullanırsanız, yapınızın bir yanını canınız nasıl çekiyorsa öyle değiştirirken tadilat işinde gönüllülerden yardım beklerseniz, gün gelir zorlanırsınız. O yüzden gönüllüyü, gönlünü hoş tutarak kurallarınız konusunda net bilgilerle baştan eğitmeye, her adımınızda ilgili gönüllüleri arayıp görüşlerini almaya, birlikte çalıştığınız gönüllüye her adımın izahatını yapmaya, planlamayı ortak yürütmeye alışmalısınızdır.  Dedik ya, gönüllü çalışılır demek, özen ister, dinlemeyi ve anlamayı fazlaca gerektirir, bir çırpıda ve rahat uygulanamaz. Tahterevallide denge olmadan oynamanın keyfi çıkar mı?

20 Haziran 2017 Salı

Babalar Hesap Günü


Her Babalar Günü'nde işi tersine düşünmek gerektiği aklıma gelir. Yani Babalar Günü, babaların günü olacaksa eğer, onlara babalık yapmanın bir diğer yüzünde, çok değil bir günlük özgürlük  vermeli. Babalar Günü geldi mi, her evladına küçük bir not yazmalı her baba: O nota " Sana karşı yaptığım bir yanlış da..." diye başlamalı.

Merak etmeyin. Biraz düşününce her yıl yazacak yeni bir iki hata sökün ediyor. Baba, pek de yorulmuyor. Verilmeyen izinleri, destek olunmayan başlangıçları, korkudan ibaret yasaklamaları, hoş görmemeleri, doğruyu anlatmamaları, öneri kabul etmemeleri, gereksiz utandırmaları, aşırı beklentilerin karşılanmayış şokunu, yenilen kazıkların hiç suçu olmayanlardan çıkarılan acılarını... bir bir anımsamak babanın yılda bir kez yaşadığı rahat gününde pek zor olmuyor. Tabii pişman olmayı göze alamayan, "kendiyle barışık" babalardan biri değilseniz.

Babaya verilecek en büyük armağan, "Olsun be baba! Seni, hatalarınla da seviyorum." demek değil mi aslında? Kısacası, hazır evlatlar her Haziran'ın üçüncü Pazar'ı yumuşamışken, bu özel gün, babalara bir hesap verme fırsatı tanısa, keşke.



12 Haziran 2016 Pazar

Meğer küçükken..


Bir süredir, küçükken görüp anlam veremediğim, yaş ilerleyince bayağı iyi çözümlemeler çıkardığım insan durumlarından birini düşünüyorum.

Uzun süredir görüşemeyen ağabeylerle kardeşler, babalarla oğullar, annelerle artık evlenip uzaklara taşınmış oğullar, dayılarla yeğenler, ablalarla küçük kız kardeşler filan bir araya gelince olan bir şeydi bu.

Önce bir sıcaklık yayılır, sarılınır, yanaklar, saçlar, eller öpülürdü. Ama ev içlerine girilip o kısacık süreler geçince, gözler birbirinden kaçırılmaya, sorulara verilen yanıtlar kısaltılmaya girişilir ve yatak yorganla tıka basa dolu sessiz odalara, dipteki balkonlara, mutfak köşelerine çekilmeler, "Ben bir turlayayım, kahveye bakayım bizim takım n'etmiş!" diye kendini dışarı atmalar başlardı. İç geçirmeler, "Off yaaa"lar, "Bir cigaran kaldı mı yenge?"ler, "Rahat dur oğlum, zaten canım burnumda. Dövdürme bana kendini!"ler...

Yav, n'olurdu da onca sevinç kısacık sürerdi? Anlayamazdım.. Alıp verilemeyen neydi? Oysa mektep kitaplarımız, ne başka aile görselleri sergiler, ne hoş iki-üç kuşaklı muhabbetleri yansıtır, ne şirin kuşak uyuşumu yansıtırdı. Sonra Şükran Güngörlü, Tevfik Gelenbeli, Müşfik ve Yıldız Kenterli o Uğurlugiller.. Yani o radyo skeçleri, çizgi romanlar ne şen şakrak ev hallerini aktarırdı. Aklım almazdı, o önce sözde özlem, sonra travma dolu buluşmaları. Madem onca gerilim olacaktı, ne demeye bir araya gelinirdi?

'Yengeç Sepeti' filmiydi sanırım. Göl kıyısında buluşulur, azıcık kavuşma sevinici geçince iyiden bir kapışılır, lakin sonunda birbirini anlayanlar çıkardı baba ile çocuklar arasından. Ben ise bozulmuştum bu öyküye ha. Bir benim tanıdıklar, iç içe olmanın sıcaklığını tutturamıyor sanırdım. Her yerde keyif çatılırken, benimkiler birbirini yiyor diye kayım kayım kaygılanırdım içten. Meğer...

Meğer küçükmüşüm. Kafa da, ruh da, deneyim dağarcığı da alamazmış. Sığmaz imiş bildiklerime, derin çatışmaların ardındaki küçük çatlaklar, ya da sıcacık görünen söyleşmelerin gizlediği derin yarılmalar. Yıllar bir de bu şaşırma kapasitesini genişletiyor zahir. Artık kafa, ruh, hatta deneyimler kataloğu öyle güzel kabul edip alıyor ki bu aykırılıkları. O kadar olur.

4 Mart 2015 Çarşamba

Alışmak gerek


Yaşantılarımız süreçlerin örgüsü gibidir.  Sanki bu örgünün her telinde bir başlangıç anından yola çıkarsın. Sonra her biri diğerini etkileyen adımlar atar, bir bakıma ilerlersin. Ya bir sonuca varır; ya da bir yerinde terk edip yarıda bırakırsın. Yaşam böyle üst üste bir dolu kesişmelerden ibarettir. Kısası olur, uzunu olur kesişmelerin. Yıllarımızı alan ilköğretim de bir süreç; her gece el ayak çekilince içine dalıp için için duygulandığımız romanı sayfaları tükeninceye dek on beş yirmi günde okumak; gazete ilanına kapılıp indirimden bir kaban alma seçimiyle hafta sonu saatler süren mağaza turları tamamlandığında, o zeytin rengi 56 bedende karar kılmaya varan birkaç gün de bir süreç. Aslına bakılırsa yaşamın kendisi, tamamını gördüğümüz –ne görmesi, içinde var olduğumuz- ve mutlaka bitirdiğimiz süreçlerimizin en uzunu.

Bazı süreçler bir defalıkken – apandisitini birden çok aldırana rastlamadım-, bazıları sık sık tekrarlanır. Ankaramızın Bahçelievlerinde park yeri ararken bir sokaktan diğerine dön baba dön aynı şeyleri yaşarsın; sabah işe gitmeden evde yaşadığın o yarım saatler yüzlerce kez yinelenmiştir; yeni tanıştırıldığın üç gencin adlarıyla yüzlerini birleştirip anımsayabilmek için gereken o minik gayret gerekliliği başına kimbilir ne çok gelmiştir ve bilmediğin Osmanlıca ya da Latince sözcük için iki üç ayrı yere bakınmak da ayda yılda bir ama mutlaka bir daha bir daha olur.

Defalarca izlenen süreçlerde tercih ettiğimiz biçimler oluşur. İşte alışkanlık, öğrenilmiş ve benimsendiği için benzer durumlarda tekrarlanması tercih edilen süreçler ya da süreç adımlarıdır. Salonda olsun, sokakta olsun düğün dedin mi sonunda halay çekme adımına varılır. Çünkü alışılmıştır. Ortaokulda bir arkadaşım bazı derslerde ilk on dakika geçtikten sonra sıkılır, fırsatını buldukça,  tribünleri, oyun sahası, çevresindeki açık alanlarıyla farklı farklı stadyumların resmini çizmeyi sürdürürdü. Alışkanlığıydı bu. Teneffüslerde yarıda kalan resimli sarı kağıdını katlar defterinin arasına saklardı. Bir resmi bitirmesi bazen günler alırdı. Her seferinde başka bir stadyuma başlayan bu yetenekli arkadaşımın sonradan yetkin bir teknik ressam olduğunu duydum.

Neden alışılır ki? Bazıları beden enerjisini tüketir, bazıları da insan ilişkilerinin dolambaçlarında duygularını aşındırırken tutumlu olmak için. Bir başka grup alışkanlık ise çevrende kabul göreceği bilindiğinden, fazla tepki çekmeden rahat yaşamak içindir. Huzur veren, yapılamadığında keyif kaçıran alışkanlıklarımız da az değil. Düzenli spor yapanlar, öğünlerini belli saatlerde yiyenler, ille de sabah okunacak günlük bir gazeteye dadanmışlar, beş vakit namaz kılanlar, otuz gün oruç tutanlar bu alışkanlıklarında aksama olduğunda huzursuzluk duyar. Yaşama ritim katar böyle alışkanlıklar. Müziğin, ritmi duymakla başladığı gibi, alışkanlık da pürüzsüz olmalıdır. Yoksa yaşamın müziği bozulur adeta. Vicdan diye bildiğimiz de, iki yüz bin yıllık insanlaşma tarihimizde geride bıraktığımız on bin kuşak nine ve atalarımızın duygu alışkanlıklarından süzülüp artakalanlar olmasın sakın? O vicdan ki, örtük bir alışkanlık grubudur belki de. İçimizi hiç rahat bırakmayandır.  Yalan neden içimizi yer? Çoğu katil, yıllar geçse de, bir biçimde neden  “suç mahalli ”ne uğrar?

Alışkanlık kolay yerleşmez. Tekrarlama ister.  Karışık dilli “Et tekrarü ahsen, velev kanu yüz seksen.” deyişini bilmeyen yoktur. “Tekrar daha iyidir, yüz seksen (kez) bile olsa.”. Beyin araştırmaları, bilgiyi oluşturan ve bilgi derinleştikçe karmaşıklaşması gereken bağlantıların, üzerlerinden defalarca geçilmekle var olabildiklerini, yeni bir bağlantının ancak eski bağlantıların gelişmesi ile oluştuğunu kanıtlıyor. İngilizlerin ünlü kalecisi Gordon Banks, her antrenman sonundaki ayrı çalışmasında iki yüz köşe vuruşu yaptırır, farklı durumlara alışkanlık kazanırmış.

Alışkanlık, var olan bir başka alışkanlığın yerini alacaksa, yeninin tutunması, direnen alışkanlıklara üstün gelebilmek için savunma dayanakları ister. Durup dururken beşinci kattaki evime niye alıştığım gibi asansörü kullanmayıp merdivenle çıkayım ki? Onun için, basküllerin biraz az egzersiz yaptığımı fısıldadığını anımsamam gerekir. Kapalı alanlarda sigara yasağı geldi. Acaba ne oldu da özellikle kentler arası uzun otobüs yolculuklarında bu denli kolay yerleşti diye kime sorsam, sigarayı azaltmak hatta bırakmak isteyenler için “İşte fırsat, hiç değilse az içmiş olurum, fena mı?” dayanağı söylendi. Hatta kısa molalarda üst üste sigara yakanlar, otobüs yola koyulunca yeniden kapalı alanda içmeme alışkanlığına dönecek iradeyi kolayca buldular. Tabii bazen de dayanak, grup davranışından sapmama güdüsüdür. Avrupa’da iken trafik kuralına milimi milimine uyan gurbetçilerin, Kapıkule takının altından yurda girer girmez bambaşka olmalarını her iki yerdeki grup davranışının kabulüyle, “Amaan bana ne gerek? Başkaları da öyle yapıyor” dayanağıyla açıklarım.
Alışkanlıkta benimsemeyi kolaylaştırmak bir de araçsal yardım ister. Bankalarda, hastane polikliniklerinde, postanelerde numara alma ile sıra bekleme çıktı çıkalı, hele numara alma gruplandırmayla (gişe işlemine ayrı numara, evrak teslim almaya ayrı numara gibi) yapılmaya başladı başlayalı, tanıdık memur arama, kuyruktakilerle pazarlık, kaba güce ya da acındırmaya başvurma türü alışkanlıklar yavaş yavaş sönümlenir oldu. Bir de fiyatlama hatta ufaktan kazanç sağlama, alışkanlık oluşturmanın bilinen en yaygın araçlarındandır. Otomobil sürücüleri yakın noktalara park etmesin de sıkışıklık olmasın istendiğinde, otopark ücretleri pahalandırılıp çeşitlendirilir.

Özetle tekrar, dayanak ve araçları vardır alışkanlık yerleştirmenin. Bu üçlüden ya en az biri eksik bırakılır, ya da biri diğerini zayıflatırsa alışkanlık edinilemiyor. Her önerisini, “Zihniyet değişmeden olmazzz arkadaş” , “Her işin başı eğitim”, “Niyet önemli, niyet”, “Dayayacaksın cezayı, gör bak nasıl oluyo!”, “Bastıracaksın parayı, masrafı göze alacaksın, yok öyle bedava.”,  “Bunlara sabah, öğle, akşam yaptırdım mı üç öğün talimi, mum olurlar, mum.” diye tamamlayanlar az değil. Her biri üçlünün bir ayağıyla basıp koşulabileceği iddiasıdır. Oysa bunlar bir başlarına alışkanlığa yetmez.

Hep merak etmişimdir: Neden ortak amaçlarımıza erişmede ilk elde örgütlenmeye kalkışmayız? Kurum ya da organizasyon düzenine değil, keyfe göre yönlendirilmeye alışmışızdır da ondan. Daha kötüsü, farklı bir alışkanlık oluşturmak için gerektiği kadar tekrar, sesi daha çok çıkanın peşine takılıp gitmektense enine boyuna tartılıp karar verilecek bir hareketin daha etkili olacağına dair sağlam düşünsel dayanaklarımız ve nihayet örgütlenmeyi canlı tutacak, eksiklikleri tamamlayacak araçlara erişmek zordur. Ya uzlaşma? Ona da pek alışılmıştır diyemeyiz bizim coğrafyada. Başlangıçta beraberken ayrı yollara dağılmaya daha yatkın olmak, yine alışkanlığın ağır basmasındandır. Uzlaşamama alışkanlığı bir de kutsanır, güzelleştirilir bizde. TV dizileri, dikkat edin, ustaca kotarılmış büyük uzlaşmaları mı, derin ayrılıkları mı tekrar tekrar dramatize ederler? Ayrılıklar yerine, her şeye karşın ortaklıkta kalıp kazançlarını birlikte artırmaya duyulan güven için dayanak bulmak kolay mı? Ya uzlaşmanın araçları? Örneğin nesnelliğinden kuşku duyulmayacak bilgi kaynakları, işlerin sözleşildiği gibi yürütülmesini gözetecek denetçilik, ortak olduğu kuşku götürmez değerlerimiz araç olarak kullanılabilir mi?

Alışmak gerek dediğimiz her yeni tutum, dikkatle anlaşılacak tekrar-dayanak-araçlar üçlüsünü bir arada tasarlamayı gerektirir.  Tasarlayanlara kolay gelsin.