2 Nisan 2020 Perşembe

UMUT YENİLİKÇİLİKDE, AMA GÜÇLÜK DE



Sahnede izlediğiniz akrobatı, ya da açık havada gerili telinin üzerinde bir ip canbazını düşleyin.  Gösteriden en çok ne zaman keyif alırsınız? Tek elinin üzerinde amuda kalktığında mı? Ya baş aşağı dururken, yukarı bakan ayak tabanlarının ucuna pırıl pırıl parıldayan o renkli kocaman silindiri alıp, bir sol bir sağ ayağının vuruşuyla döndürdüğünde? Yoksa aynı silindirden bir ikincisini  ayak uçlarına yerleştirtip iki silindirin bir birini, bir ötekini yukarı fırlattıktan sonra havada daire çizdirip yine birer birer ayaklarının üzerine düşürdüğünde mi? Akrobat ya da canbazın zorluk derecesi yükselen yeni numaraları çoğaldıkça gösteri daha ilginç, daha heyecan verici olur. Her yeni numara, izlemenin değerini artarır. Yenilik, değer yükseltme şansını yaratır.

Alışılmışın sınırlarını zorlamak. Yenilikçilik budur. Belki de iki taşı birbirine vurup birinde keskin bir kenar yaratarak  yüzbinlerce yıl önce ilk kez alışılmışın dışına çıkmış insanoğlu. Taşla ezme işleminin yanına taşla kesmeyi eklemiş. Bir cisme değer katma belki de ilk bu yenilikle başlamıştır. Yeniliği, elimizdeki varlığın, becerilerimizin, yaşam kalitemize katkılarını artırma umudu için isteriz. Yenilik, güçlendirir. Yenilik, daha sağlıklı, daha sürdürülebilir kılar. Yenilik, kolaylaştırır.  Yenilikçilik ek özellikler, yeterlikler, tasarruflar getirmektir.

Sorun çözmede yenilik işe yarar, Fakat yenilik yalnızca başı ağrıyınca, keyif kaçınca, sorun çıkınca aranan çözüm müdür? Çoğunluğun yakınmadığı, var olana alışıp kabul ettiği durumlarda yenilik yapılamaz mı? Bal gibi yapılır.  İşte eşekli kütüphaneci Mustafa Güzelgöz’ün okuyucuyu kitaba değil, kitabı okuyucuya götürme yeniliği; işte askıda ekmek gibi askıda tiyatro, askıda opera bileti yeniliği; hele bilişim çağı, internet ile yüz yüze gelmeden yapılan takaslardan kitle fonlamasına kadar işte sayısız paylaşımcı yenilik. Sorun çözmek için değil yaşarken elimize geçenleri daha geliştirmek içindir bunlar. Ama hiçbiri kolay başarılmamıştır. Çünkü her y
enilik bir şeyler inşa etmek demektir. İnşa etmek ise bir sürü değişik konuda bilgiyi, yer yer bilinmeyene dalmayı, habire tercih yapma cesaretini göstermek ister.

Keşke bu kadarla kalsa. Yenilikçilikte tek zorluk mevcudu anlamak, henüz yapılmayanı, mevcut olmayanı ortaya çıkarmak değil ki. Yeniyi arayanlar asıl zorluğu ne zaman yaşarlar bilir misiniz? Sıra var olanı savunanları ikna etmeye gelince. Atomu parçalamak büyük yenilikti. Ama Einstein bundan daha da zoru olduğunu söyler: önyargıları kaldırmak. Haydi gelin yenilikçilere söylenen o bilindik birkaç sözün örneklerini anımsayalım: “Daha önce denendi olmadı arkadaş!”, “Kurallar var, biliyor musun?”, “Teoride olur görünüyor belki de, pratiğe gelince…”, “Her yer gibi değil burası, başkayız.”, “Kolayı varken…”, “İzin vermezleeer.”. “Şimdi değil de, uygun koşullar gerçekleştiğinde deneriz. O gün ben de seninle olurum.”, “Kimleri karşına alacaksın, bir bilsen.”, “Tecrübelileri dinle. Kaç zamanda bu işin bileni oldun ki?”, “Yapan var zaten. Sana mı kaldı?”.
.

 

Beceri yalnız yeniliği ortaya çıkarmaktan ibaret değil elbette. İşin bir de uyumlanmak, yeniliği uygulamak yanı var. Yenilik yapmak fark etmeyi, kabullenmeyi gerektirir.  Liradan sıfırlar atılalı 15 yıl olmuş. Bindiği dolmuşta elini cebine atarken halâ “Çiğdem üçbuçuk milyon lira değil mi kaptan?” diyen –olmaz a, varsayalım çıktı bir kez- olsa, bu basit yenilik neden zoruna gider, neden değişikliğe duyarlık göstermez? 

Yenilikçiler arasında fikrini sınamayanı, denemeyeni pek çıkmaz. Yenilikçiliğin bir güçlüğü deney gerektirmesidir. Önce karşılaşılabilecek durumlar akıl edilecektir. Sonra bu durumlar başa gelse yenilik nasıl görünecek anlaşılmaya çalışılır. Ev mutfaklarından leke çıkarmaya, bilgisayar oyunlarından giysi seçimine kadar, yaptıklarımızda farklı bir şeylere kalkıştık mı, önce küçük çaplı bir denemede görmek isteriz. Deney en basit biçimiyle budur.  Basit görünür evet, ama deneylerin yaşamsal önemi vardır. “Deneriz, yanılırız; yeniden dener, yine yanılırız.” diyenleri teşvik etmeden yenilikçilik yaşayamaz. Burada, deneyenin ne yaptığını bilmesi kadar, destek verenlerin her geçerli denemeyi ve her şeyi bilmemekten kaynaklı kaçınılmaz yanılmaları hoşgörmesi de gerekir. Ünlü yazar Samuel Beckett’in dediğini iyi bellemişimdir: “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.”. Sorun, deneyip yenilmekte değil, ne yapmak isterken, nasıl yenildiğindir.


Birlikte yaptıklarımızda da yenilik yaşayabiliriz. Toplum yaşantımızda pek çok ortak etkinlik ve başkalarıyla etkileştiğimiz uygulama var. Toplum olmanın zorunlu yönü budur. Zaman zaman bunlarda da yeniliklerle karşılaşırız. Kuyruğa girmekten tutun, evsel atıkların ayrıştırılarak toplanmasına, Çevre Etki Değerlendirme Halkın Katılımı Toplantısı’ndan devre mülke kadar vaktinde başlatılmış toplumsal yenilikler saymakla bitmez. Geçen gün kural hatası yapan sürücü yüzünden trafik  tıkanmışken, cezaların bir bölümünün gönüllü (fahri) trafik müfettişlerince yazıldığını konuştuk. 1997’de başlamış bu uygulama. Herhalde o gün için ilginç bir toplumsal yenilikti. Trafik güvenliğimizi iyileştirir diye umulmuştu.Toplumsal yenilikçilik, yaşantılarımızda kaliteye kolay, yaygın ve daha ileri ölçülerde erişmek için yapılan düzenlemelerdir.


Yenilikçi uygulamaları kurmak zordur, öte yandan karşı çıkanı boldur, Açıkcası yenilikçiliğin yolu kimi yerde dik yokuş kimi yerde sarp kayalıktır. Ama ödülü insanlara umut aşılaması, o yolun sonunda varlıklarımıza ve yaptıklarımıza, ortak yaşantılarımıza taze değerler katma olasılığıdır. Yani yenilikçilikte umut vardır. Yenilikçi olmak beceri kadar cesaret de ister. Umut mu? O, cesaret olmadan yapamaz zaten.

                                                                                                                                                                                                                     

5 Şubat 2020 Çarşamba

ADAMINI BUL!




Ilk kez tanıştığım birinin iki sorusundan korkarım. Bir “Nerelisiniz?” sorusu. Bir de “Nerede çalıştınız?”. Çünkü bu iki sorunun ardından hemen her durumda  “Benim kardeşten ileri sevdiğim (ya da dayımın gelini, olmadı eski komşumun annesi) vardı oradan. Adı ……. Tanır mısınız?” gelir. Çoğunlukla tanımam. “Görsem bilirim belki.” beylik yanıtım olur. Bilirim ki, tanısam da tanımasam da pek fark etmez. Laf dönüp dolaşıp o adın etrafında birlikte yaşananlara, yenilen içilenlere, şirin muzırlıklara, beceri ve iyiliklere gelecek, şimdi o kimsenin acaba nerelerde olduğunda düğümlenecektir.

İstanbul’da kalabalık bir uluslararası konferansta orta yaşı geçkin yabancı konuşmacı, kendini kısaca tanıtırken, o vakitler dünyanın en önde gelen, hemen her ülkede temsilciliği bulunan dev bilgisayar donanımı firmasının ana merkezinde çalıştığını açıkladı.  Konuşmasının bundan sonraki iki cümlesini hiç unutmadım: “Rica ederim bizim firmanın herhangi bir yerinde çalışmış ya da çalışmakta olan tanıdığınızı bana  sormayın.  Tanımıyorum.” demişti.  Sıkıntıyı baştan bertaraf etmek istedi adamcağız.

Bizde merak daha ziyade kişilerle ilgilidir. Geçen aylarda merak konusunda bir dergi aracılığıyla dizi seminerler yapıldı. Bilimsel merakın yetersizliğine değinen çok olmuştu. Gelgelelim kişilerin özel yaşantılarına, yakınlıklarına, geçmişlerine, öz ve öz nereden olduklarına… duyulan merak, bunları ille de ‘öğrenme’ azmimiz eşsizdir. Hep kişiler öndedir. Merakta da, yanlışlıklarda da.

Kişilerle fazlaca ilgilenmek, birinin varlığına, bize yakın durması umuduna bağlanmak, ya da o “biri” ortalıkta olmasa, işlerin yolunda gideceği inancı nedense kuvvetlidir. İyi ya da kötü olan biteni; okul, askerlik, gezi, işyeri anılarını; bilgi edinmeyi; sorun ve çözümleri; başarı ve düşüşleri kişilerle açıklamak da neredeyse bir tutkudur kimilerinde. Kolayımıza mı gelir, kestirme yol olduğundan mıdır, aklımız daha çoğuna ermediği için mi, işi başkasına havale ediverme sorumsuzluğundan mı? Bunlar etkilidir, ama ağır basan nedenler bana kalırsa bunlar değildir.

Adamını bul / tamir etmek ister misin çatını /çıkmak istermisin katını
Sucuk diye, sosis diye / satmak ister misin atını /adamını bul
‘O yok’ deme birader, bulunur / adamını bul
‘Bu yok’ deme birader /adamını bul….
‘….

‘Sırattan geçemem’ deme geçersin / adamını bul,
Dünyada olsan da ahrete gitsen de / adamını bul,
‘O adam o işi yapmaz’ deme, yapar / madamını bul....










e değil
Bir toplantıda çok başarılı bulduğum kuruluştan konuşuluyordu. Yeni bir atılım yapmalarında, kurumsal değil kişisel ilişkilere yaslanmaktan kaynaklı sıkıntılar olduğunu dinledim. Aynı yorumu bambaşka kuruluşlar için de düşünmüş, başkalarından dinlemiştim. Yani kişisel ilişkiye yalnız bireyler  takılı değildir. Kurumlar da kişilerle uğraşır. Bırakın son onbeş yirmi yılı, çalışmaya başladığım 40 yıl öncesinden beri öğrendiğim budur. Her şey mutlaka kişide başlar ve biter.

Bakın Celal Şahin’in 3o yıldan fazla geride kalmış o müzikal taşlaması 'Adamını Bul’ ne der?











Kişisel ilişkiye takılı kalmaya yatkınlığımız nereden gelir? Öncelikle süreçten, etkilerinden, biçimlenmelere değil sonuca önem vermemizden. Fazlaca ‘pratik’ oluşumuzdan, etraflı düşünmenin bizi korkutmasından, yıldırmasından. Sözde “Mükemmel iyinin düşmanıdır.” lafıyla davrandığımızı sanmaktan. Unutmayalım ki, yaşanan an kişinin, gelecek ise topluluğun, kurumların derdidir.

Ayrıca tek kişiyle “iş bitirmek” konforludur. Bir kişiyi ikna etmek, bir gruba kabul ettirmeye göre genellikle daha kolaydır. Kişiler, gruptan  daha az yorucu olur. Yetersizlikler kişisel ilişkide pek ortaya dökülmez. Kişiyle ilişki gizli kalabilir, sırlar saklanabilir. Oysa kurumlar pek öyle örtülü iş yapamazlar. Devlet sırlarının bile bir süre sonra açıklandığını biliriz. Oysa insanlarla mezarlarına giden sır az mıdır? Kişilerin yetkileri sınırlı olduğundan, kişisel ilişkiyle o sınır içindeki her şeyi kazandığımızdan emin olursak, rakiplere daha fazlası verilemez. İçimiz rahatlar. Yarışın tek hakemi olsa ve onunla kişisel ilişkim varsa kolay kolay yenilmem demektir.


İşin bir de öteki, yani kişisel ilişkinin karşı tarafı var. İlişki kurulan tarafı. Orası nasıl tutum alır? İlginç olan  çoğunlukla karşı tarafın da kişisel ilişki kurulmasından mutlu olduğudur. Kendisinden başkasına gerek duyulmaması hoşuna gider. Kişisel ilişki ona rakiplerinden bir adım ileride olduğunu duyumsatır.  Ayılırlar buna! Ne kurum, ne de kural ağır basıp, öncelik verilen birebir ilişki kurmak oldukça, otorite keyfileşip mutlaklaşmaya yüz tutar.

Keyfi davranmaya başlayıp güç kazanan herkes bundan keyif duyar. Olan önce o kurulan ilişkinin dışında kalanlara olur. Sonra da gücü elde edenler dışında kalan herkese.

Tabii işin bir de “Etme bulma dünyası” yanı vardır. Her şeyin kişisel ilişkiyle yürüdüğü yerde, günü gelir başvurulanın da ilişki kurana işi düşer ve….

Oysa hakları kollayan, eşitliği, adaleti kovalayan süreçler, kurum ve kurallardır. Yöntemler kılı kırk yarmak içindir. Gel gör ki, ilkeler hatır ve gönülle eğilip bükülünce etkisizleşir, kimsenin umurunda olmaz. Aslında herkes kaybeder, ama şimdi ama sonra.

Anlayacağınız kurumları, kuralları, planları bir kıyıda unutturan kişisel ilişkiler, iki yanlı çalışan testere gibidir. İleri giderken de keser, geri gelirken de. Süreç, grup, ekip yerine kişisel ilişki dünyası, erişen ve erişilen razı olduğunda kolayca işleyen bir düzendir.  Zaten o yüzden, ‘Adamını Bul!’dan rahatsız olanlar çoğalıp düzene el koymadıkça  yüzyıllar boyu dimdik ayakta durur, sürer de sürer.



3 Ocak 2020 Cuma

GÖNÜL İNŞAATI




















Üzerine en alımlı, en coşkun ve iç yakıcı laflar edilen sözcüklerden biridir gönül. Ne olduğunu her birimizin başka türlü anladığı, aynı anda pek çok şeyi bir araya topladığımız zengin mi zengin kavrayışımız vardır. Yoksa ‘gönlü olmak’ gibi sımsıcak bir eylem ile ‘gönül koymak’ gibi acıtıcı hatta yaralayıcı soğuk bir başkasını, aynı sözcükten türetir miydik? Gönlü olan nasıl arzusunu elde etmeye can atarsa, gönül koyan o kadar “Aman uzakta olsun”, uzak durayım ister.


Daha neler var neler: gönül almak, gönül çelmek, gönül vermek, gönülden gelmek, gönül eğlendirmek, gönül kazanmak, gönlü çekmek... Duygu sahibi olan her varlık duygu eylemleriyle yaşar, kıskanır, yerinir, sevgi duyar, kızar… Bunları yapmaya duygulanım derlermiş. İşte gönül bu duygulanım evrenlerimizin odağı, enerji merkezi sayılabilir. 


Ama gönül yalnızca bir enerji odağı mı? Bence gönül benliğimizin dışarıda olan biteni izleyip, nedenini tam bilemediğimiz iç tepkilerine can vermekle kalmaz. İstenci yani iradeyi de etkiler. İtici ya da çekici de olur. Neyin dışımızda, neyin içimizde olduğu kararına bile gönül ile erişiriz. Beşiktaş’a gönülden bağlıysanız, yönetimin oyuncu transferlerinde ‘Biz’ diye içinizde tuttuğunuz koskoca topluluk olur; skor tabelası aleyhinize olduğunda kulüp yönetimini, oyuncusunu, teknik kadroyu filan derhal dışınızdaki ‘sahtekarlar’ yapıverirsiniz. “Sınıfı geçtim”  ile “Öğretmen sınıfta bıraktı.” arasındaki farkı  yarattıran, bana sorarsanız, gönülden başkası değildir.

Gönül, bilinçaltı ile bilincin sınırını canlı kılar, birbiri arasındaki geçişin kanalını açar. Bu yüzden zaman zaman bilinçten doğan vicdan ve ahlakın dedikleri ile gönülün duyurduğu ‘gönül sözü’ çatışır. Gönül, otomobili park edip, bagajdaki ağır yükü kısa mesafe taşımaya heves ederken, engelli park yeri işaretini gören zihin, bundan alıkoyar. ‘Yapma, sakın yapma!’ sinyalini verir. Ama saat günün geç bir vaktiyse, ortalık karardı ise, günboyu ‘kafa bozukdu’ ise, gönül yine de… Öte yandan hızla hareket edip duran cisimden gözünü alamamak, sağ elinizi kullanmaya alışkın iseniz önce onu ileri uzatmaya eğilimli olmak, duyduğu bir patlama ile yerinden fırlamak, herkesin kahkaha attığı yerde kendini tutamayıp gülmek gibi değildir gönülün yaptırdıkları. Gönülde, bilincin, belleğin, zamanla oluşmuş güdülerin ve etkisinde kalınan insanların, çevrelerin derin izleri vardır

                                                                               

Erişim:  https://www.indiamart.com/proddetail/feelings-and-emotions-acrylic-painting-9111631655.html  


Gönül değişir mi? Elbette, hem de nasıl.  Ne demiş Yunus :
  “Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldik”

Değişmeyecek şey için neden yapmaya kalkışılsın ki? Hintli bir kadın sanatçının internet  üzerinden üzerinden sunulan duygu ve duygulanma konulu üsttteki çalışması işte bu değişkenlik üzerinedir bana kalırsa.
Öyleyse gönül eğitilebilir de. Eğitmek, gizil gücü (potansiyelini) geliştirmek demek olduğuna göre, gönlü eğitmeye gerçekten inanırım. Gönlün işlediği alanı genişletmek, gücünü artırmak, gönlü daha seçici kılmak. Hepsi gönül eğitimiyle olasıdır.

Beğenilmek, takdir edilmek, eşsiz bulunmak.  Kim istemez? Gönlü istekli yapan, sıkıntı çekse dahi dayanma gücü veren o insandaki gönüle değer verdiğini göstermektir. Ama öyle ucuz pohpohlama, yok yere sırt sıvazlama ile değil tabii.  Uğraştırıcı, zorlu bir işde fark yarattığını bildirmek var ya.. İşte odur gönlü çeldiren. “Geldiğin fark etti” demişlerdi geçenlerde bana.  Başkalarının yapmadığını yaptım diye düşündürttüler. Nasıl da gönlümü aldı bu!  Elbette hor görüldüğü, itilip kakıldığı halde gönlünün çektiğini yapmakta direnen ve sonunda başaran vardır. Ama o gönüllerin gizil gücü zaten yolunu bulmuş demektir. Benim sözüm, henüz gönlüne değerli ürün veresi konular girmemişler, gönlündeki cevher ortaya çıkarılmamışlar için. 


Aidiyet de gönlün eğiticisi olabilir. Bir ortam sizin de izlerinizi taşıyor görünmelidir. Tercihlerinizin yer ettiği küçük bir dünyayı tam orada sezmelisinizdir ki heveslenesiniz; içten gelerek kendinizden veresiniz. İnanç gruplarının, tarikatların yaptıkları, gönül bağını kurmayı başarmalarında izledikleri yol da budur. Birey orada başkası değil kendi olduğunu, özünü bulduğunu benimsemiştir.  Yıllar sonra dönüp geldiğiniz babaevi, belki hiçbir yakınınız artık yaşamıyor dahi olsa, yüreğinizi cız ettirir, gönül telinizi titretir. Çünkü orada size aitlikler gömülüdür; gözünüzün içine bakarlar, yalnız sizin çekip çıkarmanızı beklediklerini fısıldamaktadırlar.


Keyif aldırmak gönlü eğitir. Örneğin ritm eşliğinde çalışma, gönlün yorgunluğa dayanıklılığı artırır. Afrikalı kölelerin pamuk toplarken gönülden çalışabilmek için ürettikleri ritm, bambaşka bir müzik çığrı açmıştır. “Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül söyleşme ister kahve bahane” de, gönlün keyif aranışını dile getirir. Tanıtırsın, denetirsin, keyif alınası yanı gösterirsin, bir de bakmışsın o gönül eğitilmiştir.

Birinin gönlünü kaptırmak mı istiyorsunuz, belki en iyi yol imrendirmedir. Çoğu araştırmacı, bilimsel gözlemleri sonucu, doyasıya aşkı, romanlarda, şiirler, filmler, şarkılarda izlediklerimize imrenmeyle içimize yerleştirdiğimizi iddia eder. Kimbilir. Ama iştahla atılan bir cesaret adımının cevresine cesaret yaydığını bilmeyen yoktur. Kötülük gibi, cesaretin de bulaşıcılığı, gönülleri cesaretlendirenin imrenme olduğunu düşündüren çok gözlem var.


Gönül inşaatı müteaahit işi değildir, kazancı var diye başkasının üzerine yıkıp öte yanda kendi bildiğimizi okumakla gönül yapıcı olunmaz. Gönül, içten gelmeden yapılanı, göstermelik ustalığı, pazarlıkla girişilen işi er geç sezer.  Gönül çeksin, gönüllü olunsun istiyorsak, hiç de sıradan olmayan işlerde o insanın yarattığı farkı önemsediğini belli ede ede takdir etmek, keyif almasını sağlamak, imrendirici, can çektirici yanları öne çıkarmak ve insanı o çevrenin yapıcısı, temel bir parçası kılmak işe yarayabilir. Ya takdir yerine küçük, önemsiz, sıradan görme; imrendirme yerine bezdirme; aidiyet yerine yabancılaştırma; keyif aldırma yerine keyif kaçırma olursa, gönül inşaatı tamamlandı sandığımızda,  ayakta kalan bir şey olur mu?


4 Aralık 2019 Çarşamba

İÇTENLİKSİZ



Antik Roma dönemi tanrılarının başında iki yüzlü Janus gelir. O, sağa ve sola bakan iki çehresiyle tanınır. Bir yüzüyle geçmişe, diğeriyle geleceğe bakarak evrendeki tüm geçişlerin ona bağlandığı söylencesi yüzyıllar önce almış yürümüştür. Cennetin kapısında da onun durduğuna inanılırmış. Bu yüzden Roma’da bir vakitler hangi tanrı için tören düzenlenirse düzenlensin, mutlaka Janus’un adı ile başlamak kuralı uygulanırmış.


Varlıklı  ve adil bir yaşama, barış ve  dirliğe, dürüstlüğün kazandığı sanat ve yaratımla dolu keyifli günlere geçiş. Janus’un iki yüzü böyle geçişleri çağrıştıran iyicil bir anlama gelirken, bizim için ikiyüzlü olmak olumsuzluktur. Pek istenmeyen bir niteliği betimler. Aynı insan, kah bir dost, kah bir yabancıdır; kah bir sevdalı kah bir duyarsız olur. Ne fena… Birini ikiyüzlü buluyor isek, kimsenin hoşuna gitmeyen önemli bir yanı vardır: içtenlikten yoksundur, bir içtenliksizdir o.

İçtenliksiz ikiyüzlüdür, hatta ikiden çok yüzlüsü de bulunur. Duruma uyan hangi yüzse onunla görünürler. Benim en çok karşılaştığım, başkaları için düşündüklerinde içtenliksiz olanlardır. Bir yerde övdüklerini, öte tarafta yerin dibine batırır; kalabalıkta kendilerine sorulduğunda tanımadıklarını söyledikleri insanlar için birebir görüşmeye çağırdığınızda “Ciğerini bilirim ben onun.” bile diyebilir bu tür içtenliksizler.

Niye içtenliksiz olsun ki insan? Bir kere içtenliksiz kendini gizlemek isteyendir. Kabahatini örtmek zorunda kalmıştır. Sonra söze dökülene göre aklından farklı şeyler geçirdiği için kendini ele vermek istememektedir. Belki çocukluktan, yeni yetme, ilkgençlik yıllarından, belki komutla davranılan dönemlerden kalan alışkanlıkla, ne düşündüğünü, ne de yaşadığını olduğu gibi değil, kendinden istendiği gibi yansıtmaya koşullanmıştır. Bunu yaşamış ve etkisinde kalmışlara zaman zaman başka yüzle görünmek en iyi yol gibi gelir. Oysa yanılıyorlardır. “Başkası olma, kendin ol!” şirin bir şarkının sözlerinden fazlasıdır. Sahiciliğin çok daha güzel olduğunu vurgular.

İçtenliksiz hakkına razı olmayandır. İçinden geçenleri açıkça dışarı vursa o düşlediğini elde edemeyeceğini bilir. Hak etmediğine, ya da hak ettiği halde kendine verilmeyeceğini bildiğine uzanmak arzusuyla yanıp tutuşmaktadır oysa. Göstermelik saygı bunun tipik örneğidir. Arkanda her haliyle seni küçük görür; lakin yüzüne baktın mı o mahzun, o emre amede çehreyi takınır.  Böylesi içtenliksizlik,  insani içeriği ve kapasitesi yetersiz olanlardan çıkar. Ya bu neden kaynaklanabilir? Ben hep geniş yetkileri elinde tutan, insan unsurunu iyileştirmekten çok kendi egemenliğine öncelik vermiş yönetenlerin dolaylı etkisini düşünürüm.
 Ne demişti güçlü köy ağası 50'lerde enstitüler kapansın, insani kapasite gelişmesin diye yaptıklarını anlatırken? “Köy Enstitüleri, bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti. Bunu içimize sindiremedik. Benim .. 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar. Ama köylere öğretmenler gidince benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler.”. Sen ‘ne dersen onu yapan’, içtenlikle  içinden geçenleri bir kez olsun göstermeye kalkışmış mıdır?


Görünüşle, yalnız görüntüyle yaşanan çağ içtenliksiz olmayı özendirir. Son yıllarda yaşadığımız bu. Tek başına dıştan görülenle yetinmek, içeriği ıskalamak 
her insanı içtenliksiz olmaya zorlar bana sorarsanız .  Tabii herkes ille de bir içtenliksize dönüşmez. İçtenliksiz, ikide bir başka başka görünür ya, kendisi de her şeyi yalnız görünüşüyle değerlendirmeye alışır. İç dünyasını diğerlerinin iç dünyasıyla ilişkilendirmez,  kendini başkalarının yerine koymaya gönlü elvermez. İç dünya ona göre ayrıntıdır, gereksizdir. Tek başına yüzeyde görünen kabuğu önemsemek güvensizliği getirir. Güvensizlik de içtensizliği üretir.  Yargının yalnızca görünüşte, biçimde adil olduğu bir ülkeyi düşünün. Güven sarsıldıkça borcu olan alacaklısına bir türlü, yeni borç istediğine başka bir türlü, durumunu bilen ev halkına ise bambaşka türlü yaklaşır.

İçtenliksiz, gerçek iç dünyasının kapılarını Tanrı Janus gibi bekler beklemesine, ama açık tutmak, geleni buyur etmek için değil. İçinden geçeni dışarıdakilere, dışarıdakilerin yolladığı duygu, serzeniş, sitem işaretlerini de içeri bırakmayacak bekçilik için. Fakat unutmamak gerek: bekçilere o işi yaptıran belki de ömür boyu olur olmaz yere bulunuveren ve cezası hemen kesilen kabahatler, sınırsız yetki ile davranan egemenler, güven eksikliğinin arttığı ortamdır. Belki de içtenliksizlik böyle çarpık iklimlerde daha kolay yaşıyordur. Böyle olduğunda artık içtenliğe, hep içinden geldiği gibi olmaya geçiş yapılsın diye Janus’a da başvuramayız herhalde, kimbilir?



3 Ekim 2019 Perşembe

Her işin başı...



Çevresindeki  kötülüğü dönüp dolaşıp hep insan kalitesi düşüklüğüne bağlayanlarla karşılaşmışsınızdır. Bu görüşe bakacak olursak, devlet, toplum, iktisadi düzenimiz bir yana, insan kalitesi yükselmedikçe sorunlarımız sürecek, yaşantımız ‘çoğunluğu kalitesiz insanlarımız’ yüzünden hepimize zehir olmaya devam edecektir. Habire “Her işin başı eğitim! O da bizde yok!” deme alışkanlıkları vardır. Bunlara “Biz adam olmayızcı”lar adını takmışımdır.

Bir şeyin kalitesi, istenen özelliklerin ne derecede karşıladığyla anlaşılır. İnsan kalitesi de öyle. İstenen özellikleri ne düzeyde sağlıyor? Fakat insanlarda istenen özellik say sayabildiğince: Bilgili, dürüst, becerikli, adil, cesur, duyarlı, düzenli, alçakgönüllü, sabırlı, sorumluluk alan... Bunların tümünde eksiksiz olunabilir mi? Bıraktım eksiksiz olmayı, tümünde birden ortalama insandan üstün olmak kolay mı? Değil. Her birimiz her şeyde arzulanan düzeye erişemeyiz. Üstelik yaşamın her alanını düşünürsek ve toplum biçiminde yaşayacaksak, insanın kalitelisinin de çok sayıda başka kaliteli insana gerek duyduğu açıktır. Issız adalarında tek başlarına yaşayan, barınak, su ve hindistan cevizi ile yetinen Robinson Crusoelar mıyız biz?
Haydi bazı bakımlardan kaliteli insanı bulduk diyelim. Kötüye  giden işler nasıl binbir nedene dayanırsa, iyiye gidiş de pek çok doğrunun bir araya gelmesini gerektirir. Bu doğrular arasında, elinden iş gelen, aklı belirli işlere diğerlerinden daha çok eren kaliteli insanları bulmak elbette vardır. Fakat bu insanların gerek duyacağı araçları sağlayabilecek, söylediklerini uygularken karşılaşılacak sıkıntıları göğüsleyip adil biçimde dağıtacak, yoksunluklara yeterli süre dayanabilecek düzeni kavgasız gürültüsüz yürütecek topluluk olmak kolay mıdır? Bunun ötesinde bir şey daha: iyi eğitim öğrencide sabır ve özveri gerektirir. Eğitim almaya, iyi eğitimli olmaya özendirmeden bunları nüfusun çoğunluğunda yaratabilir misiniz?

Sorunlardan kurtulmada ortam, toplumsal  iklim ve kültürün payını bana kalırsa ihmal etmekteyiz. Çünkü bunları düşünmek zorumuza gider. Ayrıca değiştirilmeleri çok zaman ve çaba ister. Bir de kalite insanları bulup her şeyi onlardan beklerken peşlerine takılmak için fazla gayret etmemiz gerekmez, üstelik hızla sonuç alacağız ve olumsuzluklardan sorumlu olmayacağız diye rahatızdır. Nasıl olsa “Elle gelen düğün bayram” dır.  Oysa o kalite insanlar, etkilerini ancak uygun koşullarda gösterebilir. Bu koşulların ne olduğunu, ortam, iklim, kültür üçlemesi ile anlayabiliriz.

Ortam, öncelikle toplum yaşantımızın geçtiği çevredir, sonra da orada kendi koyduğumuz kurallar. Doğa, nüfus ve yoğunluğu, coğrafya, yapılar gibi kalıcı varlıklar ile yasalar, yönetim biçimi, piyasa işlemleri gibi ilişkileri belirleyen kurmaca konular ortamı tanımlar. Bunlar sorunlarımızın zemininde önemli rol oynar. Ne kadar kaliteli insanı toplarsanız toplayın doğanın izin vermediği işleri, büyük emek verilmeden, uygun teknolojilerin yüksek maliyetlerine katlanmadan gerçekleştiremez, kırıp dökmeden yapamaz, belki doğanın dengesini alt üst edersiniz.

Toplumsal iklime gelince, düşünce ve insan eğilimleri aracılığıyla ortama giydirilen giysi, ortamın içine sokulduğu kalıp gibidir. Ortamı suya benzetirsek, onu dondurup buz biçimine sokan, buz olarak sunan iklimdir.  Barışçı iklim, rekabet iklimi, seferberlik iklimi, kayırmacılık iklimi, otoriter iklim... Trafik kuralı yapısal bir bileşendir, yani ortamda yer alır. Ama ayakta fazla sayıda yolcu almış dolmuşta, kurala aykırı yakalanmamak için şoförün komutuyla itiraz etmeden çömelme eğilimimiz iklimin işidir. Bizim buradaki iklimde olur da, Almanya’da kuşku duyarım doğrusu.

İnsanlar, ortamın getirdiklerini ve iklimin biçimlendirdiklerini kültür ile yaşatır, devam ettirir. Dil, alışkanlıklar, halk sanatları, yaşam biçimleri, giyim, yemekler, gelenekler, törenler, el aletleri gibi kökeni tarihte gömülü yaratım ürünü sayısız araç ile içiçe yaşarız. Tümü kültürümüzün bileşenleridir. İçinde bulundukları ortam ve iklimde insanların kendilerini rahat duyumsatan şeylerdir kültür.  Rahat ettiğimiz için yokluklarında özlenen şeylerin çoğu kültüreldir. Kaliteli de olsalar insanların kendi çabalarıyla bunları dönüştürmesi, değiştirmesi hiç  kolay değildir. “Devrimler kendi çocuklarını yer” dedikleri nedendir? Yakınmakla, yönetimin yazılı kurallar koymasıyla apartmanlarda kapı önlerine yığılan ayakkabıları, balkonlarda halı silkelemeyi, depo yapılıp her türden eşya tıkıştırılan açık balkonları birkaç yıl bekleseniz bile tümden engelleyebilir misiniz? 
Yalnızca eğitilmiş, belirli alanlarda kalitesiyle ileride görülen insanlarla sorunların çözüleceğini düşünmek kolaycılıktır. Birbirine destek olmayan, çözümler için ne heves ne de güven  duyan topluluklar varken, yol gösteren, iyilik için çırpınan kaliteli insanlar olmuş ne fark eder? Boşuna çaba harcanmış olur. Bunun bizdeki örneği, eğitimi ve niteliği ile öne çıkmış yaratıcı insangücümüzün çoğunun taze  girişimciliklerini ortam ve iklimin doğurduğu 'ölüm vadisi' diye adlandırılan çıkmazda yok edişimizdir(1). Tarih, yapmak istediklerini gerçekleştiremeyip, anlaşılmadığını düşünmüş, toplumuna küsmüş, hatta bu düş kırıklığıyla canına kıymış iyi yetişmiş insanların öyküleriyle doludur.

Kaliteyi getiren, değerli olmaya duyulan hevestir. Eğitimliye değer ve güven veren bir ortam, böylesini benimseyen bir iklim ile eğitimlinin zenginleştireceği kültür var edildiğinde,  eğitilme isteği güçlü olur. Arzulu insanın enerjisi ile ortam ve iklim  buluştuğunda  inanılmaz sonuçlar üretebilir. İşte kaliteli insan ancak birbirine destek olacak bu nüveler birleştirici bir anlayışla yaratılabilirse, işe yarar. Buna düşünebildiğim en iyi örnek, kısacık tarihinde, yüreği eğitim alma arzusu ile dolu yoksul  köy çocuklarından tam donanımlı öğretmenler, evrensel sanatçı ve bilim insanları yaratan Köy Enstitülerimizdir. Acaba “Eğitileceğiz de ne olacak!” diyen çok olmuş mudur o okullarda?

Her şeyin başı, ülkenin doğru düşünülerek kurulmuş sağlıklı ortamında, öğretmen yetkinliğini  de içeren uygun iklimi ve seçilmiş kültürel donanımıyla insanları eğitilmeye özendiren eğitimdir. Bu biçimdeki koşullar yaratıldığında, yaygın insan kalitesi eğitimle kazanılır ve işte “Biz bal gibi de adam oluruz.” .

(1)Müfit Akyos, ”Bilim-Teknoloji-Yenilik (B-T-Y) Sisteminin Yeniden Yapılandırılması Gereği”, Herkese Bilim Teknoloji Dergisi, Sayı 183, 27 Eylül 2019, s.9


1 Ağustos 2019 Perşembe

"..mış gibi" mi?






Fotoğraftaki (Erol Sayın dosttan alıntı) engelli rampası ne düşündürür? Hesapsız kitapsız işe kalkışıp sonunda olmayacak bir yere vardığımız örneklerden sadece biri. “Burada ancak bu kadar oluyor! Elden gelen bu!” çaresizliği. “Adamlar iyi niyetli düşünmüş, koşulları zorlamış ya, ona bakalım!”  yalancı mutluluğu. Kullanılsın, bir işe yarasın, görevini yapsın kaygısı olmadan göstermelik uygulamalarımızdan biri daha.

 
“..mış gibi yapmak” dan kaçmak zor. Her daim başa gelir. Nedense en çok yönetenler ve bürokrasi böyle diye suçlanır.  “Balık baştan kokar” der çıkarız işin içinden. Oysa ev içlerinden, çocuk oyunlarına, öğrencilikten askerliğe, evlilikten ticarete ne çok “..mış gibi” ile karşılaşmışızdır. Lakin kendimiz? Yapar mıyız, yapmış mıyızdır, yapana hoş bakar mıyız? Biz mi? Haşa..

Kolay her zaman çekici gelir. Zihnimiz buna yönelik işler. Kolay, az yorar, enerjide, malzeme gereklerinde tutumludur, riski yok gibidir, anlaması, anlatması, geriye dönüşü, düzeltilmesi işten bile değildir. Ne var ki, “Kolayı ne bunun?” herkesin bildiği “..mış gibi”ye açılan binlerce kapıdan biridir. Otomobil sürücüsü, kontrol noktasına yaklaştığını gördüğünde hemen emniyet kemerini takılıy”mış gibi” boynundan geçirir.  Herhalde trafik polisinin kontrol etmek için elini araçtan içeri sokup sürücünün omzu üzerinden emniyet kemerini çekiştirdiği tek ülke burasıdır.

Hem “..mış gibi” yalan söylemek de değildir ki! Yani tam olarak, yüzde yüz öyle değildir. “Var mı, var.” diye yapılan az şey mi görmüşüzdür?  Motelde, duşta sıcak su ? Akar. Allahı var, ama damlaya damlaya, üstelik rengi kahverengimsi olur genellikle. Yabancı dilde eğitiminiz? Var. Allah için, tahtaya yabancı dille bir iki sözcük yazar, tüm dersi Türkçe anlatıveririz. Yalanı yoktur, fakat albenisi çoktur. Yani ahlaken bir sorun da yaşanmaz “..mış gibi”lerde.

“Kalite herkesin kendi işidir.”. Her insan elindeki işi bütün beklenenleri yerine getirip fazlasını da yapabilecek kadar iyi yapsa.. Yaptıklarımızın işe yararlığı, uzun ömrü, az masraflı olması neye bağlı kendi kendimize keşfetsek.. Ne çok anlattık eğitim verdiğimiz kuruluşlarda bunu. Biri sizi gözetlemese, yaptıklarınızı denetlemese, ölçme değerlendirme olmasa dahi kendinize “Ne eşsiz bir iş çıkardım.” demenin keyfini yaşamayı biliniz. “..mış gibi” yapmamanın sağlıklı yolu bu.  Yolu bu da, becermesi herkesin harcı mı, pek düşünmedik.

Beceri geliştirmek için dışarıdan iki temel teşvik olmalı: Biri övülme, beğeni alma. En önemli ikinci sıradaki ihtiyacımız “diğerlerinin gözünde değerli olmak” der Maslow’un Gereksinimler Sıradüzeni(*).  Sosyal medyada habire “Beğen” beklemelerimizin sırrı ne ki? Beceride ikinci teşvikçi, özgür bırakılmadır. Ama yalnız sınır çekmeme ile değil, bir de sınırları zorlamaya özgü olanakları emre amade etme ile. “Yap bakalım, ne yapabilirsen yap da görelim.” değil!  “Yapmak istediğinde ben sana nasıl destek olabilirim?” ile. 

Özgür bırakılmada en büyük rol iktidar olana düşer. Oysa iktidarda kalmanın bir yönü  doğruyu yapan olsa bile onu beğenip “tepene çıkarmama”ya özen göstermek; diğeri de denemelere, yeni alanlara açılmaya kapalı olmaktır. Kısacası “..mış gibi”nin gerisinde biraz da iktidarda kalmayı kafaya takmış olanlar, bunun için yanlış yapanlara dahi göz yumanlar var.

Beğenmenin eşleniği (sakın karşıtı sanılmasın) sağlıklı, bütünü gözeten, yol gösteren eleştiridir. “..mış gibi” alışkanlığı, “Kol kırılır yen içinde” dedikçe, boş övgüler ya da ses çıkarmamakla gerçek değeri belli etmekten kaçındıkça yer eder. Var mı, “Polis amca, babam sizi uzaktan fark edince kemerini taktı!” diyecek çocuğunun ağzının payını az ileri gidince vermeyecek olanımız? Eleştireni yalnız bırakmamak, yanında durmak en iyisi, ama eleştireni de eleştirebilmek yolunu açık tutmak koşuluyla.

Bıkmışızdır hepimiz bu “..mış gibi”lerden. Öyleyse, marifeti her görüldüğü yerde övecek ve daha ileri gitsin diye önünü açacağız, aydınlık kafayla eleştireni de, eleştireni ciddi yollarla değerlendirmeye alanı da kollayacağız. “..mış gibi”ler başka nasıl azalır ki?

(*) https://rehberlikbirimi.com/maslowun-ihtiyaclar-hiyerarsisi/