3 Ocak 2021 Pazar

KUMRU GİBİ DÜŞÜNEN Mi, KARINCA GİBİ...

 

Kültür araştırmacısı Paul Radin Filozof Olarak İlkel Adam adlı kitabında, iilkel ve uygar kültürlere eğilmiş.  ‘ilkel’ kültürlerin de, ‘uygar’ kültürler kadar gelişkin ve maceracı olduğunu belirtmiş. Bu anlamda ilkeller arasında da yer alan farklı iki insan kişiliğinden söz etmiş. Birincisi Eylem Adamı olarak adlandırdığı, dış dünyaya dönük ve pratik, fakat iç dünyasına ilgisiz olanı. Düşünce Adamı dediği diğeri de, az rastlanan ve kendi hallerini anlamaya  yönelmiş olanı imiş. Eylem Adamı’nın niteliği, olaylar arasında sadece mekanik ilişkiler kurması, düşünen İnsanının ise, tekdüze açıklamaları yetersiz bulduğunu, ‘Bir’den, ‘Çok’a, ‘basit’den ‘karmaşık’a geçerken nedenleri aradığını söylemiş.(*)

Eylem yanlısı hep “bir”e, düşünce yanlısı hep “çok”a eğilimli olurmuş. Neden böyledir? Galiba düşünmek isteyenler seçenekleri bulmak peşine takılırken; eylem yanlıları  zaten başka yolun olmadığı noktasında içlerini rahat ettirenlerden çıkıyor. Eyleme “Başka yolu kalmadı” denildiğinde girilmesi adettendir. Düşünmeye ise, “Bildiğim yolla olmayacak. Galiba başka yolları bulmam gerek.” der demez başlandığı ise bir gerçek.  Yani her zaman düşünmeye bir olumsuzlukla, bir eleştiriyle başlanır. Ben pek “Şimdi neden bu kadar mutluyum?” sorusunu düşünene rastlamadım. Fakat..

Sorgulamak isteyene,  merak edene, denemek isteyenlere karar noktasında, yönetim makamında  duranlar, pek iyi gözle bakmaz. Biliriz bunu. “Bir dakika!” deyip düşünmek, tekere çomak sokmak, binbir sıkıntı içinde yeni bir dert  olarak görülür. “Vaktinde düşünseydin ya!”.  İş çıkarma zamanıyken olacak iş midir? Şimdi durup düşünmenin, neyin nereden geldiğini, önceden yapılanlarla kıyaslamanın, ne ile bağlantılı olduğunu araştırmanın sırası mıdır?

Fakat insanların kendiliklerinden de düşünmeye sıcak baktığı söylenemez. Ne demiş Amerika’da psikolojinin kurucularından William James? “İnsanların pek çoğu düşündüklerini sanıp yalnızca önyargılarını yeniden düzenler .”. Aklımızdakileri  yeni bir biçime sokmakla yetinmek işimize gelir. Düşünme tembelliği değildir bu. Konfor alanına sığınmadır. Ha “Kadın milleti işte, saçı uzun aklı kısa.” diye bellemişiz, ha düşüne taşına “Kadın aklıyla iş yapmamak gerek.” diye bulmuşuz. Düşünmek, ne hep kendini haklı çıkarmak, ne de önüne ardına bir güzel bakmadan başkalarının dedklerini kabullenmektir. Ama düşünmek adına bunları hepimiz yaparız. Üstelik bir de kendimiz üzerinden diğerlerine de yansıtırız bu tercihi.

Nasıl yansıtırız? Takvimler, düşünen insanların önüne çıkarılan engellerden biridir. Düşünürken kaybedilen zamanda kah işin başlaması gecikecek, kah rakipler öne geçecektir. Daha fazla kafa patlamanın alemi yoktur. ‘İş çıkarmak’ tercihi olanlar için yaşam bir yarıştır. Ne yapıp edip önde olmak, fırsat buldukça aksaklıkları düzelterek koşuya devam etmektir asıl olan. Oysa aksaklıklar pansuman değil, belki de ameliyat edilmeyi gerektirir.

Düşünene karşı ileri sürülen bir şey de önceliğin işe yarama olduğudur. Yani yapılanın doğru olması için yarar sağlaması yeter. Pragmatizm de denilen bu tavrın, orta ve uzun dönemle, yararın kapsam alanıyla, dolaylı zararlarla, yürüyen diğer işlere uyumla bir derdi yoktur. Kentlerin altyapı onarımları yürütülürken koordine olunmadığından yakınırız ya, işte onun gerisinde ‘yaptık ya, oldu işte’ pragmatizmi vardır, nasıl olsa kazılan yer altıncı ayında bir daha açılacaktır. Ne var yani? Problem çıktıkça çözülecek, birkaç insan da iş bulmuş olacak bundan ‘ekmek yiyecek’, kısacası yarar sağlanacaktır.

“Bırak ince düşünmeyi zaten her zaman böyle olur. Bir sen mi akıllısın? Yıllardır her yerde olan bu.”. Tarihin ve alışkanlığın şaşmaz doğruluğu Eylem İnsanın temel inancıdır. Ona kalırsa akıp giden biteviye aynıdır da tesadüflerle, nadiren beliren olağandışılıklarla arada bir farklılıklara rastlanır. O durumlara da pek bir şey yapılamaz. Fiyatı yüksek diye kasaba pazarı gözlemi alışkanlığına kapılıp bolca ekilen soğanın ertesi yıl tarlada kalışı, alışkanlığın yerini, önceden düşünüp taşınmak, hesap kitaplı tasarlanmış, birbirine uyumlu eylemlerle iş görmek almadığı içindir.

Düşündüğünü söyleyenlerin de kabahatı yok değildir. Kitaplar öyle yazıyor diye, yaşamın özgül durumunu ıskalamak çıkar yol olmaz. Öğrendiğini, aklından geçeni sınayacaksın, ya da sınanmışları araştıracaksın. Yalnız derinine değil, enine boyuna de kafa yoracaksın. “Senin bu dediğin kitabi. Pratiği yok.” diyene, aktaracak gözlemlerin, deneylerin, hiç değilse başkalarından derleme örneklerin olacak.

Bir de düşünmeyi sırf akıl hocalığı yapmak biçiminde gören Düşünen İnsan var. Hani ‘Aleme verir talkını, kendi yutar salkımı’ karakterler. Bütün işini, hazır paketlenmiş, neredeyse kullan-at çözümler önerip kıyıda durmak olduğunu sananlar. Cebinde her duruma uyar ‘akıl’ bulunduruduğuna inanmış düşünce insanları. Düşünmek, aklın öncelikle kendine sorumlu olacağını kabullenmektir. Yeterince eğilip bükülmemiş, gerçeğin ocağında tavlanmamış fikir Düşünce İnsanını rahatsız etmeli, her yeni durumu sil baştan ele alma sorumlusu bir ahlakı edinmiş olmalıdır. Siyasilerin zaman zaman yakalandıkları danışman fırtınalarının hasarlarını izlemekten herhalde çoğumuza bıkkınlık geldi. Danışmanın düşünüp, ne önerildiyse yönetimin uygulayacağını hayal etmenin yol açtığı yanılgıdandır bunlar.

Bir yanda kumru gibi içli içli düşünmek, öte yanda her yaptığını içgüdüye ve dışarıdan gelen anlık işaretlere bağlamış karınca gibi çabalamak ikilisi bize yetmiyor. Çünkü birinde yaşananlara etkimizin ötekinde ise geleceğimizin biçim alması sıkıntılı olabiliyor. İrade sahibi isek, seçim yapıp tercihimizle hareket edeceksek bunun bir bedeli olacak elbette, ama eylemlerin karşılığını hesaplamayı öğrenmek, seçenekleri bir yerine çoklaştırmak da elimizde. Düşünen Eylem İnsanı ya da Eylemli Düşünce İnsanı en iyisi, çünkü insan ancak öylece özgür.

(*) Sayın Sönmez Çetinkaya’nın Tarih ve Zaman kitabından derlediği (Aralık 2020) anlatım notundan



4 Kasım 2020 Çarşamba

İyimserlik iyi bir şey

 

Lisedeki derslerinden insanın belleğinde parça bölük izlenimler kalır. Sosyoloji dersimizde sınıfça tartışalım diye öğretmenin ortaya attığı “Toplumda iyi şeyler neden hızla yayılmaz?” sorusu da böyledir işte, bende iz bırakmıştır. “Çünkü” demişti öğretmenimiz, “iyi olmak zordur. Kolay gelen, kendi rahatını bozmadığın çoğunlukla iyi olmayandır.”. Doğru! Dolmuştasın. Bacaklarını neredeyse evindeymiş gibi uzatabildiğin koridorun en geniş yerindeki tekli koltuğu da kapmışsın. Cep telefonunda gerine gerine mesajlaşmaya dalmışsın. O ne! Balgat pazarında yeni binen yaşlı teyze ayakta kalmaktadır. Yer vermen için, hem tekli koltuğu, hem iştahla beklediğin mesajı okuma, ‘Beğen’i işaretlemen karşılığında karşı taraftan “Tıp tıp” atan o kıpkırmızı kalp çizgi videosunu alıp heyecan yaşama keyfini bırakıp ayağa dikilmen, bir de tutunacak yer araman gerekir. Zor değilse, azap vermeyecekse nedir bu? Ama iyi olan elindeki iki torba ile kan ter içindeki o insanı biraz olsun rahat ettirmektir. Bilirsin bilmesine de, iyi olanı yapmanın sana güç gelen bir tarafı vardır.


Öğretmenim bize iyinin nasıl ortaya çıktığını anlatmıştı da, “İyi nedir?” diye sormak hiçbirimizin aklına gelmemişti. Oysa çok yıllar öncesinden beridir “Ne ki iyi?” diye ne çok düşünür sorup durmuş. Lafı, uzatmadan sevdiğim tanımlamalardan birini yapmış büyük Alman felsefeci İmmanuel Kant’a getireyim. Onun dediği iyinin niyetle ilgili olduğu ve düşünerek bulunabileceğidir. İyi niyetin temeli ödev, sorumluluk gereği oluşudur. Kant’a göre “Bütün insanlar böyle yapsa, dünya hatta evren daha güzel olur mu?” sorusuna “Evet” dediklerimiz iyi şeylerdir. Yani öyle bir şeydir ki, bütün insanlar aynısını yapsa, böyle yapmayı ödev bilse yaşamı güzelleştirecek şeyler, iyi niyetin belirtisi sayılır.

 
 

Böyle bakılınca iyimser olmak da iyinin bu tanımına uyar. Tersini düşünün bir: Yeryüzündeki herkes “İyimserlik ahmaklıktır.” diye inansa ve her zaman bunun gereğini yapsa, dünya daha yaşanılası bir yer olur mu? Olmaz. Peki, ya hepimiz, “Bırak iyimserliği. Gerçekçi ol, gerçeği dinle!” diye bastırsa? O zaman gerçeğin ‘acı yüzü’ne takılmış, her akıl verenin başka bir ‘gerçek’i ile nereye varırdık? Kimin gerçeği en doğru gerçektir? Tarihte herkesin kendi gerçeği adına kıyılan onca can apaçık ortada değil midir?Yani her insan gerçekçi olmak diye kendisine sunulan sözde gerçekle yetinse, bu durum dünyayı pek iyi bir yere götürmeyecektir. Çünkü gerçeği insanların kendilerinin bulması, ulusların bunu düşe kalka ama kimse kimseye kulluk etmeden becermeleri, yüzyıllardan sonra bulunabilen en az sakıncalı yönetim biçimidir. Demokratik cumhuriyet diyoruz buna.


İyimserliğin tersini herkes yapsa güzel şeylerle karşılaşmamız zor. Tamam da 
o halde iyimserlik nedir? En azından bir tanecik de olsa iyiye doğru bir çıkışın, iyi gelişmelere giden yolun olduğunu düşünmek cesareti, bu yolun arayışına katkı verme kararlılığı, iradesidir. Olmaz ya, diyelim herkes bunu yapıyor. Güzel şeyler daha çok olmaz mıydı? Yani, ikide bir “Dünya da, zaman da, insanlar da kötü. Çöküş kaçınılmaz.” demekten uzak dursak, her birimiz buna inandıracak yolların olduğunu göstersek yaşamak daha hoş hale gelmez mi? Ama asla yok yere kandırmak, kandırılmak değil. İyimserlik, her ne olursa olsun, otomatikman  “Hayırdır hayır. Bunda da aklımızın ermediği bir hayır vardır. İyi olacağına inanmak lazım." demek değildir. Pollyanna romanındaki gibi geçerliği olmayan mutluluk oyunu oynamak, armağan diye gelen koltuk değneğine bile “Oh! Bari ihtiyacım yok ya, ondan mutlu olayım.” diye nafile sevinçlerle iyimser olunamaz.


Herkes yapacak olsa güzellikler getirecek yolların varlığını görmek ve göstermek. Bu hedefle, bunun çabasıyla yaşamak, yani iyimserlik, bir sevgi kaynağıdır. Çünkü inandığını başkalarına yayması gereken insan bunu ancak tutkuyla yapabilir. Böyle yapınca gönülde sağlam, kolay kolay sarsılmayan bir duygu bağı kurulur. Ödülü büyüdükçe yani daha çok insanda aynı iyilik davranışının izini gördükçe, sevgi bağı daha güçlenir. Arada elbette farklı davranan başkaları çıkarsa da, iyimserlerdeki sevginin gücü bunların da üstesinden gelir. Çevrenizdeki komşularımıza, yakınlarımıza bir bakın: Sevgi sözcüğünü daha sık kullananlar daha ziyade iyimser görünenler değil mi?

İyimserler yaratıcı insanlar olmakla bilinir. Zaten bu iki özelliği ayıramazsınız. Yaratıcı olanda iyimserlik tükenmez iyimserliğe takılı birinde ise yaratıcılık ayrılmaz bir eşlikçidir. Çok sayıda yabancı filmde bunu izlemişizdir. Her şeyin olumsuz, görünürdeki her yolun tıkalı, her tuttuklarının ellerinde kaldığı kötü durumdayken bir kahraman çıkar. Ötekiler arasında kızgın olanlar, önerdiği kurtuluş planına isyan edenler, hainler vardır. Bunlarla kah bir bir uğraşarak, kah aldırış etmeden, tutkuyla bağlandığı iyimserliğini konuşturur kahraman. Zoru başarmaya önayak olur. Sonunda yara bere içindeki, hepsi ağlamaklı, kurtuluşa sevinenler ona sorarlar: “Nereden bildin tek çıkışımızın böyle olacağını?”. İyimserim yanıtına bayılırım: “Bilmedim. Yalnızca bir denemek istedim.”

Denemeye deneyelim de, kör atışla deneme yapmak her durumda doğru mudur?  Aklımıza estiği yerde her birimiz “Kahramanlığın tam sırası. İyimser olup öne atılmalıyım.” dersek, bundan güzel bir sonuç doğar mı? Bilir bilmez herkesin iyimser kesilip kahramanlık taslaması iyi bir şey midir? Büyük olasılıkla hayır. Çünkü iyiyi arayan insan, etrafına gözünü yummuş, kulağı tıkalı, kolaycı bir duyarsızlıkla asla iyimserlik yapamaz. İyimserlik kör inanç değil, güzel bir sonucu olabileceği bilgisiyle dikkatli düşünme tutkusudur.

2 Eylül 2020 Çarşamba

Dayanışma tamam da..

 

Kimi derneklerin adında yardımlaşma geçiyor, kiminde dayanışma. “Adam sen de. Ne fark eder?” diye bakmayalım. Yardımlaşma denince bireysel gereklerin karşılanmasına, bireylerce girişilen çabaların sonuç almasına başkalarının destek olmasını anlarım. Biri ya da birkaçı arkadaşlarına, komşularına zorluk çektiği konuda el uzatır. Sonra günü geldiğinde o zorluk çeken kendi başına ya da diğerleriyle birlikte gruptan başka birinin işine koşar. Anadolu’da imece, meci diye bildiğimiz yardımlaşma, sırası geldiğinde birbirinin yaşamını kolaylaştırmak, fındığına, mısırına, fasulyesine, samanını kaldırmaya, duvarını sıvamaya, hatta düğün dernek evi olduğunda koşturmak anlamına gelir. 

Araştırmacı “Dayanışma ortak yararları tanımlayıp onlar için birliktelik ve sorumluluk duygusudur. Gerektiğinde pay alanın kısa vadedeki çıkarına ters de düşse katıldığı süreçtir.” diyor.  (Gülgün Erdoğan Tosun, Sosyal demokrasi ve İlkeleri, Alabanda Akademi, 2016). Yararlar ortak ve sorumluluk herkeste olacak.

Ülkede bildiğimiz böyle en büyük dayanışma örgütlülüğü, işimize gelmediğinde yerden yere çaldığımız şu SGK’dır.  Vaktinde aylıklarımızdan özveri yapa yapa bir havuzda birikenler 
devletin de katkısıyla çoğalır. Emeklilik, yaşlılık, hastalık, düşkünlük ve canını kaybettiğinde, alacak payını yarar ortaklığından çıkarır sana verir. Ama gıdım gıdım, ama ıkına sıkına uğraşıp didindikten sonra, yine de bir şeyler alırsın toplumsal güvenlik dayanışmasından.

Dayanışma ortaklıktır. Ama neyin ortaklığı? Çıkarların mı? Bizden uzaktaki bazı ülkelerde duyarız hani, siyasetçi-mafya-işadamı-polis çıkar ortaklığı yaparlar. Buna dayanışma mı demeli? Tabii ki, hayır. Çünkü çıkar ile hak çatışır (Prof. Ioanna Kuçuradi söyleşisinden, https://www.milliyet.com.tr/kultur-sanat/serbest-pazar-insan-haklari-icin-bir-tuzak-1012392) Yani hak edilmeden elde edilmek istenen yarar, çıkar demektir. Her işbirliği dayanışma olmaz, istediği kadar organize olsun, ya da yıllar boyu sürsün, kimisi çıkar ortaklığıdır.

Dayanışma ise bambaşkadır, çünkü o yarar ortaklığıdır. Sırtını dayadığın için iyi, hoş, bol, gürbüz, güvenli sonuçlar alabilmektir. Tıpkı Çanakkale’de, Ulusal Kurtuluş Savaşında
silahların birbirine dayalı çatıldığında olduğu gibi. Oradaki yarar tüfekleri dik bırakarak sağlanan güvenlik ayrıca gerektiğinde hızla ve bir arada kapıp kaldırma olanağıdır.

Ortak yarar ve dayanışma denince, önce birbirine dayanmış mavzerlerle bu örnek aklıma gelir. Takım sporu, dayanışmayı en iyi anlatacak başka bir örnektir. Basketbolda çok sevdiğim hareketlerden biri, topu süren takım arkadaşına yol açabilmek için, bir iki diğerinin savunmadaki rakiplerin önünü kuraldışına çıkmadan tıkamaları, kısacası perdelemedir. Şahane bir dayanışma örneği. Yollarda rastlarsınız, "Geniş ve Uzun Araç" yazılı biri önünde biri de arkasında sarı renkli sinyalleri yanar döner seyreden iki araçla 'takım' olmuş muazzam treylerleri. Bir dayanışma örneği olarak hep hoşuma gider, yanlarından saygıyla geçerim. İşbirliğidir, ama ortak yarar için.


https://www.hurriyet.com.tr/egitim/18-mart-canakkale-zaferi-siirleri-en-guzel-canakkale-zaferi-siirleri-burada-40398692 (erişim 24 Ağustos 2020)

Bir araya geleceğiz ve ortak yararımızı tanımlayacağız. Dayanışmada yer alacaksak, önce bundan hepimizin yararlanacağına ikna olacağız. İşte bu yüzden dayanışmanın ilk kuralı katılıma açık olmak. Çıkar ortaklığında işe gelen gruba alınır, pazarlıkla birileri “tongaya düşürülür”, yarı yolda bırakılır, “safra” diye atılabilir bile. Dayanışma, işte bunlara dayanmaz!
Sonra dayanışmada söz hakkı, itiraz etme hakkı, nelerin olup bittiğini, neyin niçin yapıldığını öğrenme hakkı herkesindir. Kooperatifler.. En iyi dayanışma örgütleri diye anılmayı bu yüzden hak eder. Pay etmede aranan, eşitliktir. Yarar konusundaki araştırmalar, bir toplulukta sağlanan toplam yararın en çok olduğu durumun, her bireyin eşit pay aldığında olduğunu söyler.  Yararlarda olduğu kadar, harcanan emekte ve özveride de eşitlik aranır.

Bu kadar güzel de, dayanışmayı neden her yerde göremeyiz? Bir nedeni yarar ortaklığı kurmanın zorluğu, diğeri her ortağın katılımcı ve eşit oluşunu hoş görememektir. Beklentilerin aynı olmaması kadar, karşılıklı özveride bulunacak, elde ettiğinin üzerine kendinden katıp yararı arzu ettiği düzeye getirmede yaratıcı olacak insan sayıca azdır. Eşitliğe, işbölümüne inanmayan, “Bir elin beş parmağının beşi de bir mi?” diyenlere, “Bağlayayım şu parmaklardan birini de, gör bakalım.” diyesim gelir hep. Her parmak gibi, her katılımcının da farklı ve tamamlayıcı rolü olursa, dayanışmayla benzersiz güzellikler yaratılır.



Kimisi de, dayanışmada keyfine göre davranamayacağı, özgür kalamayacağı endişesiyle bu işe sıcak bakmaz. Bağımsız kalmak isteyen çokları dayanışmaya kuşkuyla yaklaşır. Oysa özgürlük, kuralsızlık, hesapsızlıktan önce, hak ve olanaklarının sınırları tanımlı, ama alabildiğine geniş olmasını gerektirir. Sınırları kaldırmak karmaşa, tanımlı sınırları genişletmek özgürlüğü artırma anlamına gelir. Birlikte gayret ve kararlar vermekle olanaklar çoğalır, tanımlı sınırlar genişler. Unutmayalım ki, en uzak yerlere gidebilen kuşlar, gökyüzünün sınırsızlığında alabildiğine uçuşanlar değil, büyük uyum içinde sürüyle hareket eden göçerlerdir.

Her şeyi parasını verip alamayız. Oysa yaşadığımız dünya düzeni, ha babam de babam bizi buna inandırmaya çalışıyor. Kimselerle birlikte bir şey yapmaya gerek olmadığını, yalnızlığın özgürlük getirdiğini, her şeyin, her çeşidinin nasıl olsa satın alınabildiğini düşünelim diye nasıl da uğraşılıyor. Bunu alt etmek hiç kolay değil. Ama yaşadığımız bunalımların arkasında bunun büyük rolü olduğuna inananlardanım. Dayanışmanın iyi örneklerini gösterip bu cendereden çıkmak o kadar önemli bir iş ki, dayanışalım derken neler yaptığımıza her bakımdan özen göstermek boynumuzun borcu. Yanlışların bedeli hepimize, varsa kazancı ise pek azımıza dönüyor. 


3 Haziran 2020 Çarşamba

UMUT KUŞU



Geçen gün arkadaşım “Umut yürekte geveze kuştur, hiç susmaz.” dedi. Laf nereden buna geldi? Elbette virüs salgınına ilişkin önlemler ile kısıtlanan yaşantılarımız ve daha önemlisi yaşamın durmasından etkilenen milyonların yakın geleceğini endişe ile konuşurken. Umuda geldi dayandı sözümüz. Yine de umut var gönlümüzün bir kıyısında. Hep oradaydı zaten.


Efsaneye göre, Anka (Zümrüd-ü Anka) kuşu ölmeye her yaklaşışında kendini yakıp küllerinden yeni bir anka kuşuna yaşam verir. Dev kanatlarını çırpışıyla tohumları toprağa kavuşturup bereketi sürekli kılan da odur. 











İnsan yaşamaya koşullu bir varlık. Yaşamaya, dişi tırnağıyla tutunmak bütün canlılar gibi, bizim türümüzün de iradesine kazınmış. Belki de yüzbinlerce, milyonlarca yıl öteden, en uzak atalarımızdan edindiğimiz, hücrelerimize, kimyamıza işlemiş en kalıcı mirasımız bu: yaşamaktan vazgeçmemek. ‘Çıkmayan canda ümit vardır.’ deyişi bunu ne güzel dillendirir.


Öte yandan insanoğlu bilinçli. Çok zengin bir iç dünyası var. Yani yalnızca yaşamaya koşullanmış, iç dünyasında hiçbir kıpırdanma olmadan oradan oraya savruluyor değiliz. İnsan elindekinin de, umut ettiğinin de farkında. İzlenimleri, duyguları, tepkileri var. Bir yandan umut ediyoruz, bir yandan da gerçeklerle boğuşuyoruz. Yaşamak, rahat etmek, daha çok konfor umudumuzu taşır, refahımız için düşler kurarken, bir yandan da olup biteni tartıp biçiyoruz. Umut edip elde edemediklerimiz oluyor. Karşılığını bulamadığımız umutlar düş kırıklığına götürüyor. Ardı ardına kırılmış düşler, umutsuzluğa, olacaklara ilişkin güven yitirmeye, hatta yaşama tutunma irademizi zayıflatmaya neden oluyor. Yani umudun çokça kırılması başlı başına sağlıksız bir durum.

Bu yüzden umut ettiklerimizin sağlam gerekçeleri, dayanağı olması daha iyi. Her umut kırılmasın diye umudun gerisinde duranları aramalıyız. Umut ederken en akıllıca yapılacak iş bence “Neye güvenerek umut ediyorum?” sorusuna yanıt bulmaktır. Yürekteki geveze kuşla etraflıca söyleşip, bunu görüşmek fena fikir değildir.


Cesareti, umudun ikiz kardeşi sayarım. İç dünyamızda neredeyse birlikte doğmuş gibidirler. Kimsenin bilemeyeceği kadar birbirini anlar, desteklerler. İkizler, zorda kalınca birbirini arar. Cesaret umudu, umut ise cesareti artırır.

NewYork’ta bir Fransız ip cambazının, güvenlik görevlilerinden gizlenerek kaçamak yollarla  iki muazzam kule arasına gerdiği tel üzerindeki yürüyüş öyküsünü anlatan filme (https://volkansel.com/tehlikeli-yuruyus-filmi-the-walk.html/) bayılırım. Phillippe Petit
adlı bu genç cambaz, yaşamının en büyük hamlesine kimsenin katılmadığı bir umutla kalkışır. Başaracağına umudu tamdır. Çünkü cesareti vardır. Nereden gelir bu cesareti?




Cesarete can suyunu veren bir becerimiz var.  O, anlama becerimizdir. Hani şu, ne nasıl oluyor diye zihnimizde kurduğumuz temsili görüntülerle yaptığımız. Bıçağın kesmeyen tarafını sürttüğümüzü derhal öteki tarafına çevirdiğimizde bıçağı anladığımız; ağzı sıkı sıkıya kapalı koca bir varilin kenarına vurduğumuzda çıkardığı sesten nereye kadar dolu olduğunu anladığımız gibi.







Anlamadan güven duymak olmaz.  Güven duydukça da cesaretleniriz. Demek “cahil cesareti” ile kendimizi aldatmadan, düş kırıklıklarıyla gönlümüzde yaralar açmadan umutlanmak istiyorsak, daha işe başlarken, sonrasında ne ile karşılaşacağız işte ondan anlamamız gerek.

Anlamak, bildiklerimiz arasında bağ kurmak, zihin dolaplarımızdan yaşananların karşılığını çekip çıkarmaktır. Bıçağın kesmeyen yanı geldiyse, öteki yanı kesecek diye anlamlandırır o yanını çeviririz. İki taraflı bir kesicinin bir tarafı işe yaramıyorsa diğer tarafı olduğu aklımıza gelir, çünkü zihnimizde bunları birbirine bağlamışızdır. Koyu koyu bulutlar çoğalıp alçalmış, sıcaklık düşmüş, uzaklardan gök gürültüleri duyulmaya başlanmışsa, yağmurun yaklaştığını anlarız. Bu üç olgu ile yağış fikrini zihnimizde birbirine bağlamışızdır.
 
Fakat aklımızdakiler, bildiklerimiz her zaman birbirine bağlanmaya ve bir karşılık bulmamıza yetmez. Bazı uçlar boşta kalabilir. Bu durumda öğrenme gerekiyordur. Öğrendikçe yeni uçlarda bağlantı kurar, anlamaya, yeni karşılıklar yaratmaya başlayabiliriz. Umuda açılan yolların en gerçekçi olanı, anlama durağından geçer ve öğrenme istasyonundan yola çıkar.

Bu işi kendi başımıza yapsak, bireyleri tek tek geliştirsek, olası mı? Kendi kendimize yeterince öğrenebilir miyiz? Bana sorarsanız güç iş. Çünkü öğrenilmesi gereken öyle şeyler var ki, aynı anda ve bir arada akılda canlandırmayı, o birikimi, çok yönlü deneyimi gerektiriyor. Örneğin dövüşmeyi ve silahları iyi öğrenmek, sizi iyi komutan yapmaya yetmez. Pek çok başka bilgiyi ve askerliğin farklı düşünüş yollarını, uygulama zenginliğiyle usulüne uygun bağlayanlar başarabiliyor bunu.

Korona salgınının öğrettiklerinden yararlanmamız ve toplumca iyiliğe ermemiz için yürekteki geveze kuştan umutlu konuşmasını istiyoruz. Bu bizim cesaretimizi artıracak, daha zorlu adımları atabileceğiz. Madem öyle, bana göre bu, şimdiden sonra anlamamız gereken yeni şeyler var demek. İşe öğrenmekle başlamalıyız. Kendi kendimize, kitaplara, raporlara kapanarak, sosyal medyada ‘uzman’ görüşlerini izleyerek öğrenmemiz yetmeyecek. Toplum adına gerçekçi umutları yaratıp sağlıklı düşleri yaşatmak için, toplumdan, insan kümelenmelerinden de öğreneceklerimiz var. Birbirimizle kuracağımız iletişim o yüzden önemli.


Umut kuşu geveze olabilir, ama şimdi yakın, sıcak, kapsamlı ve içten iletişim ile beslenmeyi bekliyor o bizlerden.