3 Kasım 2023 Cuma

Çok ses, çok başlılık mı?

 6 Ekim 2023 Cuma günü başlayıp Gazze’de İsrail’in muazzam silahlı gücüyle tırmandırılan, binlerce masum cana mal olan  çatışmalar, aklı başında herkesi  barışı düşünmeye zorladı. “Barış için çok sayıda akıllı insan gerekir, ancak savaş için tek bir aptal yeterlidir.” derler.  Çok akıl gerek, yani çok aklı dinlenmezsek  barış ümidi yoktur diyebiliriz.  Öte yandan tek başına kalmış aptal akıl kolayca savaşa yol açabilir.  Elbette her tek akıl, her durumda aptallık yapacak değil. Fakat bir aklın aptallığı, çok aklın aynı yanlışa düşmesine göre çok daha olası. Çok akıl, farklı sesler çıkarır, her ses kendi dayanaklarını, koşullarını açıklar ve birbirini özgürce sorgular, bir iradeyle toparlanmayı arzu ederlerse  tabii.  Bir toplumda aklın çokluğu böyle kullanılırsa neler yapılmaz. Bakmayın siz o toplumun şu kadarını aptal bulmalara. İşlemeyen demir elbette parlamaz. Çok akla başvurulmadıkça, akılların söz etmesinin yolları aydınlatılmadıysa, kısacası yüzyıllardır akıllar köreltildiyse, işlenmeyen demirdeki  gibi elbette çoğunda minik pırıltı bile görülmez.

İrade ve toparlanmak... İşte orada “baş olmak”ı buluruz. Yönetmek, önder olmak, sözünü geçirmek  anlamında sık kullandığımız bir deyim.  “Bu işin başı kim?”, “Bir baş ol da, istersen soğan başı”, “Ayaklar baş olmuş” deriz de, hiç dikkat ettiniz mi, hepsinde baş tekildir.  Baş bir tane olur.  Ortak kabulümüz budur.  Niye?  Ya o baş çokluk ise? Her bir başın (yani o baştaki aklın)  başka bir yana çektiği, dağınık, bölünmüş, sonuç alamayacak bir debelenme çıkacaktır. Bir bataklıkta tutunacak o tek dalı bulamadan çırpınmak. Bakınız ama, o bir tane dal, ancak tutunanı kurtaracak sağlamlıkta ise işe yarar.

Bir çıkmaza düşmemek için yüzü tek bir yöne dönmek, bütün gücü belirlenmiş  o bir yana yöneltmek isteriz.  Bu,  o tek başın yol göstericiliğinde, adeta onun tarif ettiği izi takip ederek sağlanabilir.  Yani başın bir hüneri olacaktır.  Önce yolu bulmasında sonra o yolu anlatabilmesinde. Tarih insanlığa bunu öğretmiş.  “Her kafadan bir ses çıkması”ndan işte bu yüzden kuvvetle kaçınılır. Çünkü ağzı olan konuşacak, sözler ortaya dökülmekle kalacak, her kafanın sesi yalnız sıradan bir atışma düzeyini  geçemeyecek olursa, yol ve yön duygusu kaybolur, gücün odaklanması  büyük zora  sokulur.

Çok seslilik bu değildir.  Neden mi? Çünkü benim anlattığım çok sesli ortam hiç de gürültü çıkarmaz. Asıl amaç bir yanda, kendi işine öyle geldi diye söylenen sözlerle çok seslilik yaşatılamaz. Öte yandan tek bir kalıba dökülerek de çok sesli olunamaz.  Kalabalık senfoni  orkestralarının, tüm düzeni önceden kurulmuş, temalı “ses ve sus” dizilerini, sehpalardaki  notaların ve şefin çubuğunun verdiği işaretlerle disiplin içinde güzel biçimde ortaya dökmesi gibi de olmaz o. Biz enstrümanların çoğulluğunu değil, şarkıların, melodilerin, biçimlerin çoğulluğunu düşünelim derim.  Farkı anlayabiliriz.

Çok seslilik, değişik düşünen, değişik yerlere de varabilecek  akılların izini sürmekten doğar.   Ortak bir zeminde görüşünü  özgürce sergilerken, farkları ve gerekçelerini  sunmayı gerektirir.  Kendinden farklı olanları değerlendirişini  ve kendi önerilerini  açıkça ortaya dökmeyi  de. Rengarenk çiçekler arasında yol almak gibidir çok seslilik.

Yukarıda baş olmak  beceri  işidir dedik.  Farklılıkları anlamak, tercihleri bunlar ışığında yapmak ve yönlenme  nereye dönük, alınacak yolda nasıl ilerlenecek konularında  çok sesi dikkate aldığını her akla açıkça gösterebilmek.  Eskiler ne güzel demiş: “açık fikirli olmak”! Çok sesliliğe baş olacaksan eğer, sana gereken bu beceriye sahip olmandır.  Bir bakıma özel bir zeka.  Bakınız  Francis Scott Fitzgerald  “Birinci sınıf bir zekanın testi, iki zıt fikri akılda aynı anda tutabilme ve hala işlevini sürdürebilme yeteneğidir.” demiş.  Uyuşmaz görünen fikirlerden yarar çıkaracaksın.  Ama, önce bu birinci sınıf zeka, zıt görünenler gerçekten düşünülebilecek, akıl işi, gerçekten olabilir fikirler mi, onu tartacak. Belki birinin eksiğini diğerinden derlediğinle azaltacak.  Baştan akıl edemediği, sesin birinden öğrendiği sakıncayı halletmesi gerekecek.  Başka türlüsü de var:  “Ya bu değilse, ya öbürü doğru çıkarsa” diyecek, baştan alacağın uygun önlemlerle yola çıkacaksın.  Hani “A tamam, bir de B planın olsa” derler ya, öyle. 

Çok seslilik, emin olunuz, yanlıştan erken dönmenin güvenilir yoludur. Çünkü her ses diğerinden farklı bir odaklanma, başka açıdan bakan gözün gördüğüdür. İnsanlı uzay uçuşlarını ve yer istasyonlarındaki ekipler nasıl oluşur, çalışır bir anımsayalım hele. Uzay kapsülüne “Yap!” komutu, aynı misyonun farklı ama bağlantılı alan sorumlularının her birinin ayrı ayrı “Tamam” demesinden sonra verilebilir. Ya hepsi “Tamam” değilse? Hızla başka seçenekler düşünülür. Yanlışın olasılığı azalır. Seslere kulak tıkayıp tek bir irade olsun diye mutlak olana bağlandıkça, bu olasılık artarak var olacaktır.

Çok sese kulak vermek bir yarar daha sağlar: yaratıcılık. Metrobüs (otobüs özel yolu) fikri buna güzel örnek. Ulaşımın bazı yerlerde  büyük altyapı yatırımından kaçınıp hızla hizmete girmesi gerektiği sesi, bir; toplu taşımacılığın ulaşımı yavaşlatıp zaman kaybı  getirmemesi  arzusunun sesi, iki; kentiçi taşımada küçük ama hızlı araçlarla yolcu kapasitesinden fedakarlık yapılamayacağı sesi, üç. Bunlar bir arada düşünülmüştür. Makul süreli bir yatırm, olağan trafikle karışmayacak ayrılmış bir yol ile kazanılan hız ve büyük gövdeli güçlü araçlar.

Çok sesliliği bazılarının dediği gibi “ara yol”culuk, renksizlik ya da teslimiyetçilik diye görmeyelim. Suya da sabuna da dokunmasını bilerek çok sesliliği yaşatmak olanaklı.  Çünkü elini kirletmeden esenlikli hayat sürdürülemez. Sınamaya, denemeye şans vereceksin. Her sese hakkını tanımakla, ne dediğini yansıtmak, olacaksa da olmayacaksa da nedenini açıklamakla olacak bu. Kendi rengini belli ederken diğer renkleri soldurmamak ve seslere, düşüncelere ciddiyetle kulak verecek, ses çıkanların keyfi tutumlarından bağımsızlığını korumaya özen göstereceksin.

Bazıları ise çok sesliliği işleri bölüştürmek (işbölümü değil) ile karıştırır. Hani avucun içinden başlayıp bir elin parmakları tek tek gösterilerek anlatılan o oyun vardır ya: “Buraya bir kuş konmuş. Bu yakalamış. Bu yolmuş. Bu pişirmiş. Bu yemiş. Bu da ‘hani bana hani bana!’ demiş” deki gibi.  Hiçbirinin yaptığının ötekileri kapsadığı yoktur. Aslında herkes bağımsızca görevini görür “şimdi top sende” diye sorumluluğu ötekine savurur. Bir bakıma üstlendiği sesi verir ve kurtulmuş olur. Çok seslilik böyle olmaz. Çünkü varlıklarını alınacak ortak sonuca bağlamış seslere belki farklı ağırlıklarla, farklı odaklanmalarla, zamanlamalarla ama bir arada yer verilmemiştir. Her ses sonuç alınıncaya dek diğerlerini tam ve açıkça duyacak; işin bir yerinde, ola ki buna göre kendini gözden geçirecek, kendi tonunu değiştirecektir. Bir korodur, evet. Lakin besteyi ve düzenlemeyi, durumuna göre orada, canlı ve ortaklaşa yapmaktır.

Doğrudur, çok sesliliğin o eşsiz ve güzel sonuçları için ödenecek bir bedeli var. Yolu bulmada kolaylaştırıcı bir baş. Onun yanında her biri akıl işi, incelenmeye açık, birbirine değgin lafı olan çok sesi  bir arada ve aktif tutacağız. Gerisi o bir başın niyetine ve hünerine kalmış.  Çok başlılığa varmadan çok sesi gerçekten işe yaratacaksak, lafını bir yana koyalım.  Yaşamın her yerinde yapılacaklar var ve çok seslilik doğru uygulanmayı beklemekte bana kalırsa.







6 Eylül 2023 Çarşamba

Hayallerim, Aşkım ve ...

Son okuduğum romanda yıllar evvel İzmir’de iki esnaf, biri Müslüman diğeri Musevi,  insan çalıştırmanın incelikleri üzerine konuşur.  Musevi olanı zaman zaman sabahın erken saatlerinde çalıştıracak kimseyi bulamadığından, işçilerin işleriyle ilgili sabit fikirleri olduğundan, hiç esneklik göremediğinden yakınır.  Müslüman olanı ise arkadaşına yanıtında, iş sahibi olanların birer de hayali olduğunu, bu hayalin ikide bir değiştirilmesinin  hoş karşılanmayacağından söz eder.  “Sen bilmezsin bizi. Mayamız hayalle yoğrulmuştur. Hayal uçunca akıl kalır mı?” diye ekler.

Doğrudur. Hayal  uçarsa akıllı olmayı beklememek gerek. Aklı özgür kılan, olmayacak gibi görünen şeylerin birden bire beliren ince ayrıntılarına hayaller sayesinde odaklanırız. Bayıldığım bir hikaye var benim: Yıllardır bir otomobil alma hayali kuran kendi halinde bir aile. Adam, şöyle adamakıllı bir aile otomobilleri olsa hayalini eşi ve çocuğuna uzun uzun anlatmaktadır. İşte şuralara gidilecektir, ev ziyaretlerinde geç saatlere dek rahat rahat oturulabilecektir. Uzun yola mı çıktılar, su ısıtıcısı ve mini buzdolabından kesintisiz içecek servisi olacak, koltuklar yatırılıp deniz manzaralı tenha bir yamaçtaki dev ağacın gölgesinde ailecek püfür püfür öğle uykusu bile çekilecektir. Üçü birden o erişilmez hayalle kendinden geçmişken ufaklık fırlar ortaya “ Tabii ya baba, önde oturup yol boyunca istediğim albümü taktığım gibi ne dinleriz o gümbür gümbür sistemden  ha!”. Anne birden hiddetlenir “Aç o kapıyı ve derhal in bakiim sen önden, babanın yanı her zaman benim yerim.” Hayale kapılmak akıl yürütmenin olmayacak derinliklerinde böyle gezinmektir işte.

Ünlü fizikçi Albert Einstein boşuna dememiş: “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Çünkü bilgi sınırlıyken, hayal gücü tüm dünyayı kapsar.“ Bilgi elbette önemsiz değildir. Bunu asla söyleyemem.

Ama bilgiyi yararlı kılan hayal gücüdür.  Bilgiyi iş yapar kılan odur.

Bakın bir büyük eğitimcimizin(*)  izlediği anlayış neymiş: “Bilmek yapabilmektir.”  Yapamadığım bilmeyi ne edeyim, değil mi? İyi de, tarihi, dünya ülkelerinin siyasi yönetim biçimlerini, kır çiçeklerinin, otlarının adlarını, şiirlerin, şarkıların, yazarlarını bestecilerini bilmekle ne yapabilir ki insan? Bunlar sayesinde farklı olanları birbirinden ayırmayı, çeşitliliğin gerisinde yatanı, zihnimizde benzerlikler üretmeyi, aklımızdan geçeni  başkasına anlatabilmeyi, örnekleri çoğaltmayı, çağrışımlarla yenilikler düşlemeyi yapabiliriz. Ama hepsinde çerçeveyi ve bağlayıcı dolgu malzememizi sunan güç, hayal kurabilmemizdir. Hayal etme gücü.dür Einstein'ın vurguladığı bu olsa gerek.

Hayal gücünün büyük gizi birleştiriciliği, kurmacacı oluşunda yatar. Bağ kuramazsak, sınırlar tarif edip sınırların içini birbiriyle bağlı şeylerle doldurmayı, sonra sınırları yeni baştan ve daha da ötede çizmeyi beceremezsek, bu gizemli gerçek pek işimize yaramaz. Kısacası yapabilmeyi olanaklı kılan hayalciliğimizdir. 

Yaratmak var ya, hayalsiz olmaz. İnsanların tüm yarattıklarını düşünün. Hepsini salt hayallere bağlayanlar var. Biri de çok satan Sapiens kitabıyla tanınan Noah Harari. Bakın  o kitabında ne der: “Birileri milyonlarca insanı tanrılara, milletlere veya sınırlı sorumlu şirketlere inanmaya nasıl ikna eder?..  Kendi aramızda sadece fiziksel olarak var olan şeylerden, örneğin nehirlerden, ağaçlardan ve aslanlardan bahsedebilseydik eğer, devletlerin, kiliselerin ve hukuk sistemlerinin kurulmasının ne kadar zor  olacağını bir düşünün.” Hayal kurmasak, hayallerden konuşmasak, hayalleri dönüştürmesek şimdi kolay görünen uzak yolculuklarımız, inanılmaz özellikler gösterebilen malzemeler, yetenekli gençlerimizin ortaya çıkışı, tükenmez lezzet kaynağı yemeklerimiz, türlü çeşitli kutlama, anma törenlerimizin yerinde yeller esecekti.

Hayaller elbette düşünüldükçe soluk alıp yaşar gelişir. Düşünebildiğimiz için hayallerimiz var. Her hayal bir düşünce ürünüdür, ama her düşünce bir hayal değildir. Çünkü düşünce, hayalin yazı tahtasıdır. O tahtaya başka neler neler yazılır. Ay sonunu nasıl getireceğimizden tutun içimizin içimize sığmadığı sevinçli bir anımızda birden karşılaştığımız çok üzgün birine ne diyeceğimize ve bize söylenen bir sözden alınmak gerekip gerekmediğine kadar çok farklı şeylerin oraya yazıldığı doğru değil midir?

Düşünce özgürlüğünü istememizin gerisindeki asıl neden,  bana kalırsa, hayallerde özgür kalınmasını arzulamaktan ibarettir. Özgür hayallerle ileri atılır, ancak özgür hayallerine itibar edersek insanları iyiliğe ikna edebiliriz.

Bir hayal etmek var, bir de hayal kurmak. İlki de gerekli. Biçimlendirilmiş, tanımlanarak sunulmuş ama şimdilik uzakta duran bir öngörüyü benimsemek, akılda onun peşine takılmak ne güzel şeydir. Şöyle her sokağında günün her saatinde  enfes çiçek kokuların eşliğinde, açık pencerelerinden müziğin, kahkahaların yükseldiği, geçim derdinden azade  güvenlik içinde gezilen, her köşebaşında ağaç altında dinlenilirken bas-iç  çeşmelerinden doyasıya tertemiz Elmadağ suyu  içilebilen, her yaşa seslenen sade, şirin toplanma, öğrenme ve eğlenme olanakları,  güleç servisiyle gün boyu geç saatlere kadar açık ve seçenekli olanaklarıyla bir mahalleyi hayal etmek, güzel olmaz olur mu?..  Yine de hayal kurmanın yeri apayrı. Kurulan hayalin müellifi siz olursunuz, her yanıyla size özgüdür. Hayal kurmak bir yandan aşk gibi tutkuyla, adeta esrik bir havaya kapılmaktır. Özeldir o. Hayaller, aşk gibi ayakları yerden kesebilir dostlar.  

Hayallerim, Aşkım ve Sen(**) adında bol ödüllü bir film var. Filmde hayal edilen bir "Sen" vardır. Lakin bana soracak olursanız  hayaller de aşk da önce kendini yaratmaktır. Bir “ben” olmanın yolu ancak hayallerle açılır. Her türlü gizlerimizi içeren, her şeyini başkalarının bilemeyeceği, bilse belki kolay kolay  kabul bile edemeyeceği birer “ben” yaratmamız ancak hayallerimizle olası.  O yüzden  bu üçlemenin yanına bir de  “Hayallerim, Aşkım ve Ben” eklense var ya, benim için tam yeridir.

(*) Köy Enstitüler denilince ilk akla gelenlerden eğitim uygulamacısı  İsmail Hakkı Tonguç (1893-1960)

(**) Hayallerim, Aşkım ve Sen başrolünde Türkan Şoray’ın oynadığı 1987 yapımı Atıf Yılmaz  filmidir.


6 Ağustos 2023 Pazar

ÖrgütleŞme deyip geçme bak!

 

Adına kuruluş, kurum, organizasyon veya teşkilat denilen belirli bir otorite ilişkisini içeren  insan gruplarını her yerde görebiliriz.  Örgütler, ortak bir amaç çerçevesinde kurulmuş, ortak bir çalışma düzenine sahip, kendi verimini yönetebilen toplumsal düzenlerdir (*). Bu planlı ve eş güdümlü işbirliği grup bileşenlerinin işine gelir:  örgüt, organizasyonu oluşturan herhangi bir öğenin tek başına, kendi yetenek ve kapasitesiyle yerine getiremeyeceği işlerin yapılabilmesini sağlar. Bunun karşılığında bileşenlerin ödediği bedel,  özgürlüklerin kurallara bağlanarak belli durumlarda sınırlanmasıdır.

Örgütleşme, örgüte dönüşme, özünde örgüt tanımına uymayı ve örgüt biçimini almak demek. Bu bakımdan her toplanmanın örgütleşme olamayacağını anlamalıyız. “Haydi örgütlenelim” denildi diye her  topluluk bir örgüte dönüşmez. Çünkü örgütleşmeyi ayırt eden  toplumsallığı ve sürdürülebilir olmasıdır. 

Toplumsal olmakla, bireylerin akıl yürütmede, anlam çıkarmada kendileri dışında bir zihniyeti, istenci (iradeyi) de dikkate almak durumunda olmalarını anlarım. Aklımızın bir köşesinde toplumsal olanın az ya da çok izi yer alır. Uzun süre toplumun içinde olmayın, yalnız başına iken bile o iz sizi etkiler. Hani aklınıza defalarca duyduğunuz bir Karadeniz fıkrası geliverir ve yine de gülümsetir. Çünkü Karadenizlinin zeka kıvraklığı toplumsalda işlenmiş, türlü biçimlerde toplumsal olana sunulmuş, kabul görmüştür. İşte örgütleşme de böylesine toplumsal özelliklidir: işlenmiş bir yapı kurulmuş,  ortaklık (ama herkese açık, ama seçkinci) için sunulmaktadır. Bu “işlenmişlik” insan-insan ve insan-topluluk ilişkilerinin doğurduğu  bir  iklim yaratır;  ilişkiler o özel ortamda var olur, canlı kalır.

Öte yandan örgütleşen bir toplanma kendini yeniden üretir, farklı koşullara yanıt vererek uyum sağlar ve çalışma düzenini güncelleyebilir.  Böylece verimini korur, yoluna devam eder.

Futbol oyunu için mahallede her bir araya gelme örgütleşme değildir. Ortak amaç takımca kazanmaktır, bir düzen içinde  oynanır. Bunlardan başka kabul edilmiş kurallar, paylaşılan görevler  olsa  dahi bu kümelenme örgütleşme değildir. Toplumsal bir düzeni içermek zorunda değildir, takımlardan biri eksik kaldıysa, herkesin  tanımadığı yoldan geçen uygun görünüşlü birine bile seslenilir. Öte yandan aynı sokakta komşuluk ilişkileri içinde yaşarken, her fırsatta bir araya gelme planları yapıp günlerini çoğunlukla birlikte yaşayan, belirlenmiş yerlerde, her seferinde belli biçimde “adam alışıp” alışıldık düzenlemelerle (top, kale, kural, oyun içi seslenmeler, kararlar  gibi) futbol oynamak örgütleşmenin sonucudur. Grup sürdürülür, grup uygun gördükçe yeni katılanlara açıktır, toplumsal özellikler taşır. Belirli ve sürekli  özverilerle  ayakta kalır. Toplumsal olmanın bedeli ödenir, bazı özgürlüklerden gönüllü vazgeçilir  ve “biz” olmanın tadına varılır. O yüzden yıllar geçse de mahalle arkadaşlıkları, o karşılıklı tat alınan birlik, kabul edilmiş roller sürekli oynandığı, lakaplar yerleştiği  ve kesintisiz ilişkiler yaşandığından unutulmazdır. Buna karşılık takım oyunu arkadaşlıkları ve rakipler ancak tipik olaylarla, sevinç ve üzüntülerle anılır.

Örgütleşmede anahtar ortaklıktır.  Her şeyden önce ortaklık gelir. Örgütleşmenin  sürdürülebilir olması için mutlaka ortaklıklar, müşterekler bulunmak zorundadır.  Ortaklıklar, kurulacak olan birlikteliğin can bulduğu her alanda ya aranıp keşfedilecek, ya da  inşa edilecektir. Ortaklıklar zor durumlarda bile sürdürülmek ister ki örgütleşme sağlıklı olabilsin. Ortaklık her örgütleşmede farklı alanlarda olabilir. Çevre dostluğu derneği örgütleşmesi  için ekonomik çıkar ortaklığı gerekmeyebilir, ama siyasal bir örgütleşme ekonomik ve toplumsal çıkarlar ortaklaştıkça güçlüdür. 

Ortaklık tamam da, nelerde ortaklık? Amaçlardan gayri, değerlerde, kabullerde, kurallarda,  görevler ve  rollerde. Biri aksadı diyelim, örgütleşme toptan suya düşmese de sarsılır. Düşünün, aynı barınma gereksinimini giderme amacıyla bir konut kooperatifi  birlikteliğine  kalkıştınız, ama değerleriniz ortak değil. Örtük bir dille “bahçesinde şöyle rahatça yayılabileceğim kadar alan” diyenlerle, “arsasına toplam bedelin yüzde onundan bir kuruş fazla vermemek” diyenler;  ya da “kaba inşaatı ortak, ince işi herkesin kendi” kabulüyle başlamak isteyenlerle, “toptan yapılsın ekonomik olur” kabulünü savunanlar.. Toplantılarla örgütlenseler de, noterde kuruluş senedine imzalarını atsalar da örgütleşebilirler mi?

İletişim örgütleşmeye can veren  etkinliktir. İlişkileri, yerleşik yapılanmış bağları bulunmayan, kendi görüşme tarzları hatta kodları yerleştirilmemiş  buluşmalar örgütleşmeye  gidemez. Bilmem anımsar mısınız, Gezi Hareketi sonrası mahallelerde toplanan forumlar vardı,. Komşular bir araya gelir bir kolaylaştırıcı önderliğinde  sırayla söz alarak konuşurlardı. Konuşma sırasında dinleyiciler arasından iki kolu dirseklerden kılarak ellerini birbirinin içinden geçecek biçimde hızla daireler çizilmesi “Artık konuşmayı hızlandırıp daha kısa tutabilir miyiz?” anlamına gelirdi. Başka işaretleşmeler  de tanımlanmıştı. Geziden sonraki dönemde bir türlü genel ölçekli bir örgütleşme olamadı. Fakat iletişim yönteminde buna doğru bir adım olsun atılmıştı diyebilirim. 

Örgütleşmeyi ayakta tutan sütunlardan biri  de dayanışmadır. Yardımlaşmadan kökten farklı bir  esastır dayanışma. Askerlik yaparken dinlenme anlarında silahlarımızı üçerli  gruplarla birbirine çatar, tüm tüfeklerin kabzaları yerde, namluları yukarı dönük her an ele alınmaya hazır dik durmasını temin ederdik. Ben buna hep ‘tüfek dayanışması’ derdim. Her bir tüfek diğerlerinin  emre amade olmasını, çamurun içine düşüp kirlenmemesine, kara gömülüp  ıslanmamasına  yarardı. Açık alanda ayakta durması için her tüfek eşit koşullarda diğerlerine muhtaçtı. Düzen içinde  öteki ikisine dayanarak işlevsel bir öbek oluşurdu.

Eduardo Galeano “Yardımlaşmaya değil dayanışmaya inanıyorum. Hayırseverlik, yardım etmek yukarıdan aşağıyadır. Birine tepeden bakmaktır. Dayanışma ise yataydır. Ötekine saygı duyar.” diyerek ne güzel anlatmış. Yardımlaşma eksiklerin karşılıklı ilişkilerle giderilmesidir, yardımı alan yardımı eden ilişkisi kurulur, özünde  birebirdir.  Dayanışma ise bir araya gelerek her bileşenine, her katkı verene yarayan ortak sonuca erişmektir. Örgütleşeceksek dayanışmayı da yaşatmamız gerekir.

Bir araya gelip planla, kurallarla hatta bir önderlik altında hareket eden her topluluğa örgütleşti denemez.  Bir defa toplumsallık ister örgütleşme. Aidiyet  bağı ile bireylerde etki yaratır.  Sonra en azından üç bacaklı bir sacayağını oluşturmaktır. Bacaklarının birinde çok yönlü ortaklaşma, diğerinde özgün yollarla sürdürülen iletişim, üçüncüsünde dayanışma yer alan o sacayağını canlı tutmak. İşte bunlar  örgütleşmenin asgari gerekleridir . Öyle “örgütlenelim” deyip geçivermek  olur mu hiç?

__________________________________________________________________
(*) Topaloğlu, M. ve Koç, H., Yönetim ve Organizasyon Ders Notları, Bölüm 1:Temel Kavramlar, Ankara Üniversitesi


5 Haziran 2022 Pazar

EMANETİN DEĞERİ

 Emanete iyi bakmak için Yasemin...


İki yaşında ayrılıp otuz iki yıl hiç dönülmeyen bir memlekete şöyle bir uğramak zorunda kalmış bir kadın. Yurtdışının iyi okullarında alınmış eğitimi, Batının en büyük metropollerinden birinde başarılı kariyer yolu, hayallerin biçimlediği hırsları ve yükselmekten başka dünyalara körleşmiş gözü ile yaşadığı onca yıl boyunca geride bıraktığı ülkesi ve yanındaki annesi dışında ailesiyle hiç ilişkiye girmemiştir Yasemin. Büyük serüveni Yasemin’i işte böyle bir noktada yakalamıştır.

Miras işlerini çözmek amacıyla Türkiye’ye anlaşılan Edremit körfezinin enfes bir köşesindeki dede evine bir iki haftalığına uğradığında geçmişin bütün sırlarıyla bir emanetin onu beklediğini bilmemektedir tabii. O emanette otuz iki yıldır hiç temas etmediği dedesi ve babaannesinin 60-70 yıl önce Hasanoğlan Köy Enstitüsünde başlayan inanı
lmaz öyküsü ve uzaklarda kendisine sorup durduklarının yanıtları ağır ağır belirmeye başlar

Bige Güven Kızılay geçmiş olayların ilginç örgüsüyle Yasemin’in dönüşümünün yol taşlarını döşüyor Emanet romanında. Köy Enstitülerinin yarattığı o dev aydınlanma hareketiyle yaşadıkları yere ve kendilerine bambaşka gözlerle bakmaya başlayan köy çocuklarının olgunluk çağlarında edindikleri ahlak ile Yasemin’in onbinlerce kilometre ve onyıllar ötesinden getirdikleri çatışır. 

O, yaşama sıcak bakmanın sevinciyle geçmişine hayıflanmalar arasında gidip gidip gelir.  Ama yazarımız iyiliğin içimizde bir yerlerde gömülü olduğunu öylesine benimsemiştir ki, Yasemin o iç dünyasını yaratanın zaten bu topraklar olduğunu ve  bunu yeni anladığına şaşıp kalır. “Arkamda bu denli iyilik bıraktığıma, bunlardan bu denli habersiz olduğuma inanamıyorum.” onun Emanet romanı boyunca yaptığı naif itiraflarından biridir.





Emanet romanının bir özelliği de, toplamdaki her birinin payını bilemesem de, kısmen belgesel, kısmen yaşanmış gerçeklik, kısmen de kurmaca katıştırılarak ortaya çıkmış olması. Yazar sondaki teşekkür metninde değerli araştırmacı-yazar adlarıyla yararlandığı belgeleri sayıyor. Bir şey daha yapıyor. Romanda kendi gerçek adlarıyla ya da farklı adlandırmalarla geçen kahramanların bazılarının yakınlarıyla kurduğu bağlantılardan söz ediyor. Bunlar Emanet’i özgün ve değerli kılan yanı olarak not edilmeli.

Roman dar bir mekanın dünyasında düz bir zaman çizgisini takip ediyor. Arada bir geriye dönük anlatımları hep şimdiki zamanın çerçevesinin içine sıkı sıkıya sığdırılıyor. Onyıllar öncesi anlatıldıktan hemen sonra o olaylara romanın şimdisinde yapılan müdahaleler geliyor.  
Tüm müdahaleler de anında geçerli oluveriyor. Bu, ister istemez olay zincirlerini tekdüze bir mekanikliğe indiriyor doğrusu.


 Romanın sizi alıp götürdüğü yerler az değil: sahiller, günbatımları, serin ağaç altları, düşkün semtler, sahil lokantaları, İstanbul Boğazı, okyanus ötesi metropolün gökdelenli işlek caddeleri, muazzam iş merkezleri. Ama buralar daha ziyade işlevsel. Öyküde bir gelişmeye ait özgün yerleri var ve o şemadaki görevi yerine getirip sahneden derhal ayrılıyorlar. Yalın anlatım, romanın idealize edilmiş (yani iyiler birer melek, kötüler birer ….) tiplemeleri ile de uyum içinde rahat bir okunurluk sağlıyor gerçekten. Yormuyor, merakla sarmalıyor. Beklenen sona doğru bir akışı ortalarından itibaren seziyorsunuz. Bütün iş, o akışın nerelerde kıvrımlar yapacağı, nerelerde dar dehlizlerde hızlanacağını bilmemek oluyor.


Emanet’te, bu memleketi kusurlarına rağmen, kötü insanlarına rağmen sevmek, güzel komşuluk, anılara, alışıldık tatlara yüzde yüz bağlılık gibi bugün ben gibilerin özlemle andığı içtenlik pınarlarından kana kana içmek var.  Doyuruyor mu? Hem de nasıl. “İmkansız sadece senin rızandır” özdeyişi ile “Kimse bakmazken sen kimsin?” sorusunun asıl ahlaki test olduğunu anımsatan net, adeta “kemiksiz” örnekler de çok hoşa gidiyor.

Bütün bu yaşandığı anlaşılan acılar, çekilen çileler için, “Nesi eksik ki bu mükemmelliğin?” sorusu ister istemez akla gelebilir. Öyle ya, madem kötüleri kendi haline bırakacağız ve kahrolasıcılar kendi çamurlarında boğulacaklar, iyiler de kazanacaktır; nedendir halâ iyinin egemen olamayışı? Sonlarda Yasemin’in yargısı, buna Bige Güven Kızılay’ında yanıtı olsa gerek. “Buradaki sorun, toplumun kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanları yaratması. Baştan buna engel olmak lazım.” 

Nasıl olacak bu Yasemin? Senin gibi, Bora gibi yiğit insanları bulup çıkarmakla mı? Yetmiyor ki. Engel olacak insanlara tek tek odaklanmaktan öte, engel olacak sağlam yollar, şaşmaz işlerlikte düzeni bulmak lazım. Bulmak da yetmiyor. Yerleştirmek, benimsetmek. Çünkü engel olmak için yola çıkacak yiğitler de sonuçta kendileri toplumun ürünleri ve diğer toplum ürünleriyle iş yapacak.








2 Şubat 2022 Çarşamba

Bir başlasın da...

 

Başlanıp bitirilmeyen ne çok şey var etrafımızda. Heyecanla başlamış ama yarım bile değil biraz yapılıp bırakılmış onca girişimi, işyerini, projeyi, ilişkiyi, oluşumu, grubu görüp de üzülmemek elde midir? Üzüntü iki nedenledir: başlamak için gereken emek ve özveri az değildir bir defa. Yazık! Yarım bırakılınca bir sürü şeye yazık olur, çünkü boşa gitmişlerdir. İkincisi, ileri atılım yapılacaksa çekirdeğinde bireysel öncüler, kafa yoran, gönül veren vardır. Günlük yaşayışlarının dışına taşan, fazladan uğraş veren, araştıran insanlardır bunlar. Bu az sayıdaki insanın başladıkları, erken çağında çürüyüp terk edilirse, başka alanlarda yeniye girişmek isteyenlerin cesareti gitgide daha derin kırıklarla ölür. İnsan ve toplum sorunlarını çözmek, arzuların daha çok yerine getirilmesi demek olan ilerleme tökezler; kimse zaman içinde rahat edilebileceğine inanmaz olur.

“Başlamak bitirmenin yarısıdır” denir. Doğru da, o, çekilecek zorluğun çoğunun başlangıçta olduğu anlamına gelmez.  Benim yorumum şudur: bitime varılabildiğinde başlanan niyetin ancak yarısının ele geçebilir. O da nasıl? Bitime erişebilinirse. Her işin asıl zorluğu başlandığı andaki beklentilerle sürdürülmesidir. Bitime doğru yol alınırken çoğu durumda başlanan niyetten gitgide hayal edilenden uzağa düşülür. Çünkü yürünen yolda akla gelmedik engeller vardır. Her engel, en baştaki umudu biraz daha kırpar, başlarken ne kadar özgün düşünürsek düşünelim her  adım bizi biraz daha olağan olana, herkesin yapmakta olduğuna, standarta yanaştırır; yenilik can çekişir, ağır ağır yok oluşa gider.  YA arzumuz? Çözüm? Başka bahara kalır. Tüketiciye sunmayı niyet ettiğiniz Hamsiköy sütlacı her yerdeki gibi daha çok nişasta kokmaya ve pelte kıvamında (ninem “titrek” derdi böyle sütlaca) olmaya,  yepyeni anlayışla yürüyecek emlakçiliğimiz gitgide komisyon pazarlıkçılığına dönüşmeye başlar. Oysa girişirken hiç de öyle olsun istenmemiştir.

Ya devamı getirme becerisine güvenimiz? İşte orası kuşkuludur.  “.. ama gözü yemiyor.” deriz. Göz organımız ile yemek eylemi.. Nedir bunun asıl anlamı? Arkasını göremediğimizi anlatmak isteriz, önümüzde dikilen koca bir sorun yığınının aşıp ardındakine gözle dahi erişemediğimizi vurgularız. Devamını getiremeyecetir. Her heves dolu başlangıç yapanın başına dağ gibi dertler gelir diye endişeleniriz.

“Hele bir başla sen.”. “Ah biri şuna başlayacak ki.”. Bir başkası başlasın da, sonrası nasıl olsa bizim değil, onun derdi olacaktır. Birilerinin başlamasına bunca düşkünlüğümüze karşın devamlılığa, sürdürülebilirliğe pek yüz vermeyişimiz nedendir? Bana kalırsa, yaşamın çetrefil ortamıyla başetmede yetersiz oluşumuz. Başlarken farklı, iş yürüdükçe bambaşka bir ortamda olunacaktır. İşin sırrı şuradadır: Öngörememek, hazırlıksızlık.. Başlanacak yerin bir “yerel iklimi” olduğunu anlamadan, dünyayı yalnız kendi hikayelerimiz ve düşlerimizden ibaret sanmamız.. Düşlere bir de planlama eşlik etse, ne iyi ederiz.

Ama gerçek anlamında plan. O planı yapamamanın gerisinde belirsizlik duygusu, örgütlenmesizlik ve eşitsiz söz hakkı, yani gerçek manada adil olmaktan kaçınma vardır. “Hele bir yola çıkalım. Kervan yolda düzülür”. Belirsizlik için çaremiz “Allah kerim!” dir. Oysa belirsizlik işbirliğiyle ve seçenekleri tek tek bulup çıkarmakla azaltılır. İşbirliği ve seçenekler yaratmak ise örgütlenmenin görev bölüşümü, farklı bakışları ciddiye almakla olasıdır.  Görev bölüşümü ve farklı bakışlara önem vermenin altında ne yatar? Eşitler arasında sözün ve karar almanın hakça dağılımı.

Başlamayı bekler olmak hep kurtarıcı arar yapıyor bizi.  Bir kurtarıcımız olsa ve nereden başlayacağımızı bir gösterse, gerisi gelir, evvelallah biz getiririz. Ama kurtarıcıyı beklemekle kalırız.  Kurtarıcıyı oluşturmak, planlamasında kurtarıcının işini kolaylaştırmak, başlangıcı bizzat ve elele yaratmak akla gelmez. 


Sakın burada anlattıklarım asla başlangıç yapmayalım  diye anlaşılmasın.

Diyeceğim şu: “Bir başlasın da” ile “Başlayayım bakalım” demek arasında dünya kadar fark var.
“Başlasın”, “Başlansın” yerine,  bunların tam tersine “Olur.   Başlayalım”, “Başlaman için ne yapabiliriz?”, “Dediğine başladık diyelim, haydi gel ya sonra konusuna  bir göz atalım.” ile yaklaşalım bence, olur mu?.


2 Haziran 2021 Çarşamba

Hemşerim Memleket Nere?

 Yıllar önce bir yazdı. Çalıştığım kuruma yurtdışından konuk bir Türk araştırmacı gelmişti.  Yedi sekiz yıl aradan sonra Türkiye’ye ilk ziyareti idi. Ankara’da birkaç hafta kalacak, yoğunlaştırılmış programla lisansüstü bir ders verecek, yapacağı bir iki sunumla da genç arkadaşları yeni araştırmalara yönlendirecekti.  Mezun olduğu bölümdeydi ve alanında tanınmış bir akademisyen olmasına karşın mütevazı, sıcakkanlı, dost biriydi. Arkadaşlığımız ilerledikçe söyleşilerimiz uzamaya başladı.  Laf döndü dolaştı ülkesindeki  son haftasında yapacaklarına geldi.  Çoluk çocuk ana babasının yanına,  Balıkesir’e geçip oradan yurtdışına dönüş yapacaklarını öğrendim.  Bunu duyunca ayrı bir sıcaklık duydum. Heyecanla benim de ana memleketimin Balıkesir olduğunu söyleyiverdim.  Karşılığı anında kararlı bir sesle  geldi:  “Yalnız ben Bandırmalıyım.”.  Yıllardır ülkesinden uzakta kalmış olgun biri, yetişip büyüdüğü  aynı il sınırları içinden, memleketinin  havasını az çok bilen birine, şaka yollu, “Dur bakalım. Hemşeri olmamız kolay mı öyle?” demek istiyordu. Biraz kırgınlık duysam da sonrasında düşündüm ve hocayı haklı buldum. Hemşerilik, benzersizlik yanı güçlü oldukça, özelleştikçe  hoşlanılan, keyif veren bir duygu.


İnsanlar birbirine yakın durmada, yardımcı olmada seçicidir. Bunun  anlaşılır nedenleri  var.  Kimin neyi , ne için istediğini bilmeden herkese  el uzatamayız. Ya bir zarar görürsek? Ama hemşerilik başka. O sözcük geçince,  aklıma önce yardımlaşma  gelir.  Hemşerilik dayanışmacılıktır. Aynı yörenin, aynı köyün insanı, yüz yüze bakmanın getirdiği karşılıklı alışverişten ötürü müdür, tanışıklığın yarattığı bağ yüzünden midir, yoksa halden iyi anlar olmaktan mı, iyi ve kötü zamanında yan yana durur.  Belki kent yaşamına bir iki kuşakta  uymuş olanlara yabancı gelecek, ama yine de yerleşimlerin hemşerilik bağlarıyla belirlendiği mahalleleri bilmeyenimiz yoktur.  Hele ki, şirin bahçelerinde biber kurutulan, salça kaynatılan, kışları odun sobasıyla ısınılan küçük kentin gecekondularında.

Hemşerilik değer biriktirmek, değerleri olmaktır. Değer ne? En yalın tanımıyla bir anlamı olan, anlamına bir karşılık biçilen varlık. Güzel atasözü bir değerdir örneğin. Beğenilen bir atasözünü  dinleyip, anlamak için zaman ayırasımız, zor da olsa akılda tutasımız gelir. Böylece biçtiğimiz değerine uygun karşılığı veririz.  

Deyimler, yemekler, türküler, alışkanlıklar, davranışlar..  Hemşerilik değerleri işte böyle şeyler.  Erzurumlunun çayı, Urfalının çiğ köftesi, kuzeyin mısır ekmeği, Trakyalının “ilk H" yi yutuşu, yaren ve ferfene, o güzelim Esmerim türküsü.. Yöre kültürü deriz, ama bunlarla yaratılan hemşerilik bağıdır asıl. Hiç olmayacak uzak yerde bir yanık odun kokusu duyarsınız, durduk yerde aklınıza tandırı getirir. Elinizde değildir, burnunuzun direği sızlar.  Çünkü o sizin için memleket değeridir. 

Hemşerilerin değerleri ortak olur. Çünkü benzer koşullarda  uzunca bir süre aynı kodlarla davranan toplulukta,  uyum sağlamaya gayret ederek yaşanmıştır. Değerler, ortaklıklar yüceltilerek, haz duyularak yerleşir.  Dolayısıyla her insanın gönlünde, diğerlerinin  yanı sıra hemşerilik aracılığıyla gelen, başka yerlerde daha az rastlanır değerler de bulunabilir. Hemşerilik, böylelikle, değerleri hem çeşitlendirir, hem de değer olan varlıkları derinleştirir. Yabani otlar değer olur, süsleme değer olur; fıkralara, söylencelere, haykırışlara,  kahramanlıklara değer verilir.

İyi de, bunların ne önemi var ki? Değer olmuş olmamış ne fark eder? Değerler eylemimizin belirleyicileridir. Kanımca değer, beklendik davranışı getirir, belirsizliği, istikrarsızlığı giderir, güven vericidir, süzülmüş bir ahlakı doğurmaya katkı yapar ve hayata duygular üzerinden büyük hazlar katar.  Günümüzde bazı  araştırmalar, değerlerin aşındığını ve bu yüzden toplum yaşamında nemelazımcı, benmerkezci, hırsının kurbanı kişiliklerin arttığını, yozlaşmanın yaygınlaştığını  gösteriyor. Birbirine “sağdıç”, “kirve”, “yaren”, “dadaş” diyen hemşeriler, artık yanıltılmayacaklarına, kandırılmayacaklarına, yakınlık göreceklerine inanır. Çünkü bunlar değer verilen karakter özelliklerini
 anıştırır.

https://www.gazetepusula.net/2019/08/23/sagdic-gecesi-dugunleri-renklendiriyor/  adresinden alındı

Hemşerilik aidiyettir. Yani bir şey vardır, orada insan kendinden bir şeyler bulur, gerektiğinde vermeye yatkın olur. Bile bile zarar vermekten kaçınır, özenlidir. Pek boş veremez. Belki kimse Çifte Minareli Medrese orada diye Erzurumlu olduğunu düşünmez. Fakat, Erzurumlu olduğunu düşündüğü için, Çifte Minareli Medrese ile övünmesi, mevcudiyetini savunması, korunmasını istemesi beklenir.

Hemşerilik bir de özgüven kazandırır insana. Bir bakıma kendini var ettiği iç evrenidir insanın. Yalnız başına da olsa, duygularında  dengeyi, ruhunda coşkuyu, sezgilerinde keskinliği sağlayanlardan biri  insandaki o hemşerilik bilincidir. Kafası attı mı, bir memleket türküsü gelir aklına; sabrı taşacak gibi oldu mu hemşeriler arasında söylenegelen bir hikayeyi  anımsar; kendini önemsiz duyumsadığında aklına hemşerileri arasındaki statüsünü getirir; bazı keyif kaçışlarını yöresinin tarhanasının kokusuyla yatıştıracağını bilir.

Modası geçmiş bir duygudaşlık mı hemşerilik? Bir tür kabilecilik mi sayılır? "Zamanlar değişti. Doğduğumuz yerin değil, doyduğumuz yerin insanıyız.” mı diyorsunuz? Neden öyle olsun? Her şey çok hızlı gelip geçiyor, alışkanlıklara fırsat bırakılmıyor gibi mi? Geçenlerde saygın -çok da beğendiğim- bir toplumbilim uzmanı TV yorumcusunun söylediği gibi, hemşerilik temel haklara saygıyla, ötekine anlayış göstermeyle ve  demokrasiyle çelişir mi?

Bu iş, aynı yerde doğup, büyüyüp sürdürülen, tekrarlanan bir yaşamın katılığını gerektirmiyor ki. Hemşerilik her şey bir yana, bir topluluk kültürü ise, o kültürü yaratmak, elbirliğiyle güncelleme esnekliğini göstermek, yeni gelenlere tanıtıp güzelliklerini aktarmakla da hemşerilik yaratılabilir. Aslında doyduğumuz yerler sık sık değiştiği için, hemşerilikten getirdiğimiz, alışkın olduğumuz değerleri eleştirir, düzeltir, başka değerlerle birleştirerek zenginleştirebiliriz. Kayserili ile orada yaşarken tattığı yağlamadan, Trabzonlu ile komşusunda ikram edilen mıhlamadan konuşmak zenginlik değilse nedir?

Fırsatlar tükenmez. Bakın komşuluk da bir tür hemşerilik. Mahallenizdeki kavşakta otomobil sürücüleri karşıdan karşıya geçen yayaya gülümseyip başını eğerek zarif hareketiyle yolu gösteriyor mu? Her sürücünün değil, ama birilerinin böyle yaptığı oluyor mu? Yaya da bu değere el sallayarak karşılık veriyor mu? Bu alışkanlığı benimsiyor, ağır ağır ve ısrarla yerleştirebiliyor muyuz? Evet ise, buyurun size  mahalle hemşeriliği işte.
 


 


3 Ocak 2021 Pazar

KUMRU GİBİ DÜŞÜNEN Mi, KARINCA GİBİ...

 

Kültür araştırmacısı Paul Radin Filozof Olarak İlkel Adam adlı kitabında, iilkel ve uygar kültürlere eğilmiş.  ‘ilkel’ kültürlerin de, ‘uygar’ kültürler kadar gelişkin ve maceracı olduğunu belirtmiş. Bu anlamda ilkeller arasında da yer alan farklı iki insan kişiliğinden söz etmiş. Birincisi Eylem Adamı olarak adlandırdığı, dış dünyaya dönük ve pratik, fakat iç dünyasına ilgisiz olanı. Düşünce Adamı dediği diğeri de, az rastlanan ve kendi hallerini anlamaya  yönelmiş olanı imiş. Eylem Adamı’nın niteliği, olaylar arasında sadece mekanik ilişkiler kurması, düşünen İnsanının ise, tekdüze açıklamaları yetersiz bulduğunu, ‘Bir’den, ‘Çok’a, ‘basit’den ‘karmaşık’a geçerken nedenleri aradığını söylemiş.(*)

Eylem yanlısı hep “bir”e, düşünce yanlısı hep “çok”a eğilimli olurmuş. Neden böyledir? Galiba düşünmek isteyenler seçenekleri bulmak peşine takılırken; eylem yanlıları  zaten başka yolun olmadığı noktasında içlerini rahat ettirenlerden çıkıyor. Eyleme “Başka yolu kalmadı” denildiğinde girilmesi adettendir. Düşünmeye ise, “Bildiğim yolla olmayacak. Galiba başka yolları bulmam gerek.” der demez başlandığı ise bir gerçek.  Yani her zaman düşünmeye bir olumsuzlukla, bir eleştiriyle başlanır. Ben pek “Şimdi neden bu kadar mutluyum?” sorusunu düşünene rastlamadım. Fakat..

Sorgulamak isteyene,  merak edene, denemek isteyenlere karar noktasında, yönetim makamında  duranlar, pek iyi gözle bakmaz. Biliriz bunu. “Bir dakika!” deyip düşünmek, tekere çomak sokmak, binbir sıkıntı içinde yeni bir dert  olarak görülür. “Vaktinde düşünseydin ya!”.  İş çıkarma zamanıyken olacak iş midir? Şimdi durup düşünmenin, neyin nereden geldiğini, önceden yapılanlarla kıyaslamanın, ne ile bağlantılı olduğunu araştırmanın sırası mıdır?

Fakat insanların kendiliklerinden de düşünmeye sıcak baktığı söylenemez. Ne demiş Amerika’da psikolojinin kurucularından William James? “İnsanların pek çoğu düşündüklerini sanıp yalnızca önyargılarını yeniden düzenler .”. Aklımızdakileri  yeni bir biçime sokmakla yetinmek işimize gelir. Düşünme tembelliği değildir bu. Konfor alanına sığınmadır. Ha “Kadın milleti işte, saçı uzun aklı kısa.” diye bellemişiz, ha düşüne taşına “Kadın aklıyla iş yapmamak gerek.” diye bulmuşuz. Düşünmek, ne hep kendini haklı çıkarmak, ne de önüne ardına bir güzel bakmadan başkalarının dedklerini kabullenmektir. Ama düşünmek adına bunları hepimiz yaparız. Üstelik bir de kendimiz üzerinden diğerlerine de yansıtırız bu tercihi.

Nasıl yansıtırız? Takvimler, düşünen insanların önüne çıkarılan engellerden biridir. Düşünürken kaybedilen zamanda kah işin başlaması gecikecek, kah rakipler öne geçecektir. Daha fazla kafa patlamanın alemi yoktur. ‘İş çıkarmak’ tercihi olanlar için yaşam bir yarıştır. Ne yapıp edip önde olmak, fırsat buldukça aksaklıkları düzelterek koşuya devam etmektir asıl olan. Oysa aksaklıklar pansuman değil, belki de ameliyat edilmeyi gerektirir.

Düşünene karşı ileri sürülen bir şey de önceliğin işe yarama olduğudur. Yani yapılanın doğru olması için yarar sağlaması yeter. Pragmatizm de denilen bu tavrın, orta ve uzun dönemle, yararın kapsam alanıyla, dolaylı zararlarla, yürüyen diğer işlere uyumla bir derdi yoktur. Kentlerin altyapı onarımları yürütülürken koordine olunmadığından yakınırız ya, işte onun gerisinde ‘yaptık ya, oldu işte’ pragmatizmi vardır, nasıl olsa kazılan yer altıncı ayında bir daha açılacaktır. Ne var yani? Problem çıktıkça çözülecek, birkaç insan da iş bulmuş olacak bundan ‘ekmek yiyecek’, kısacası yarar sağlanacaktır.

“Bırak ince düşünmeyi zaten her zaman böyle olur. Bir sen mi akıllısın? Yıllardır her yerde olan bu.”. Tarihin ve alışkanlığın şaşmaz doğruluğu Eylem İnsanın temel inancıdır. Ona kalırsa akıp giden biteviye aynıdır da tesadüflerle, nadiren beliren olağandışılıklarla arada bir farklılıklara rastlanır. O durumlara da pek bir şey yapılamaz. Fiyatı yüksek diye kasaba pazarı gözlemi alışkanlığına kapılıp bolca ekilen soğanın ertesi yıl tarlada kalışı, alışkanlığın yerini, önceden düşünüp taşınmak, hesap kitaplı tasarlanmış, birbirine uyumlu eylemlerle iş görmek almadığı içindir.

Düşündüğünü söyleyenlerin de kabahatı yok değildir. Kitaplar öyle yazıyor diye, yaşamın özgül durumunu ıskalamak çıkar yol olmaz. Öğrendiğini, aklından geçeni sınayacaksın, ya da sınanmışları araştıracaksın. Yalnız derinine değil, enine boyuna de kafa yoracaksın. “Senin bu dediğin kitabi. Pratiği yok.” diyene, aktaracak gözlemlerin, deneylerin, hiç değilse başkalarından derleme örneklerin olacak.

Bir de düşünmeyi sırf akıl hocalığı yapmak biçiminde gören Düşünen İnsan var. Hani ‘Aleme verir talkını, kendi yutar salkımı’ karakterler. Bütün işini, hazır paketlenmiş, neredeyse kullan-at çözümler önerip kıyıda durmak olduğunu sananlar. Cebinde her duruma uyar ‘akıl’ bulunduruduğuna inanmış düşünce insanları. Düşünmek, aklın öncelikle kendine sorumlu olacağını kabullenmektir. Yeterince eğilip bükülmemiş, gerçeğin ocağında tavlanmamış fikir Düşünce İnsanını rahatsız etmeli, her yeni durumu sil baştan ele alma sorumlusu bir ahlakı edinmiş olmalıdır. Siyasilerin zaman zaman yakalandıkları danışman fırtınalarının hasarlarını izlemekten herhalde çoğumuza bıkkınlık geldi. Danışmanın düşünüp, ne önerildiyse yönetimin uygulayacağını hayal etmenin yol açtığı yanılgıdandır bunlar.

Bir yanda kumru gibi içli içli düşünmek, öte yanda her yaptığını içgüdüye ve dışarıdan gelen anlık işaretlere bağlamış karınca gibi çabalamak ikilisi bize yetmiyor. Çünkü birinde yaşananlara etkimizin ötekinde ise geleceğimizin biçim alması sıkıntılı olabiliyor. İrade sahibi isek, seçim yapıp tercihimizle hareket edeceksek bunun bir bedeli olacak elbette, ama eylemlerin karşılığını hesaplamayı öğrenmek, seçenekleri bir yerine çoklaştırmak da elimizde. Düşünen Eylem İnsanı ya da Eylemli Düşünce İnsanı en iyisi, çünkü insan ancak öylece özgür.

(*) Sayın Sönmez Çetinkaya’nın Tarih ve Zaman kitabından derlediği (Aralık 2020) anlatım notundan